ANNE ZİHNİ : Dünyanın En Karmaşık Risk Haritası
- Zeynep Turker

- 10 May
- 3 dakikada okunur

Annelik, daha bebeğimizi kucağımıza almadan başlıyor.
Oğlumun doğumuna haftalar varken bir anda başlayan sancılarla, doktorlar başıma üşüşmüşken, henüz yüzünü bile görmediğim bebeğimin hayatı için çok endişelenmiş; belki de çocukluğumdan sonra ilk kez korkudan ağlamıştım.
“Hayatın en büyük anları” dedikleri anlardan biriydi.
Tek düşündüğüm oydu.
Hayatımın büyük bir kısmı riskleri anlamaya, olasılıkları hesaplamaya, büyük ya da küçük krizleri yönetmeye çalışmakla geçiyor.
Ama annelik… başka bir şey.
Bazı hayatlarda risk yönetimi bir iş değil, bir rutindir.
Annelik gibi.
Hiç durmadan çalışan bir zihin anne zihni.
Pür dikkat bir işe odaklanmışken ya da kendinden geçercesine yorgun uyurken…
Bir tık, minik bir ses ya da tam tersi bir sessizlikle bir anda dikkat kesilen ruh hali, içeride hızlanan bir şeyler…
Bunu ölçen bir sistem yok.
Ve bazı hayatlarda o zihnin yerine düşünecek başka kimse de yok.
Annelerin zihni, dünyanın en karmaşık algoritmasına sahip risk haritasıdır aslında.
Kaygılar, ihtimaller, senaryolar, “ya şöyle olursa?”lar… hepsi görünmez bir ağ gibi çalışır.
NASA’nın Mars’a gönderdiği araç bile bu kadar çok ihtimali aynı anda hesaplamıyordur.
Bir yandan “Acaba üşüdü mü?” diye düşünürken, arka planda “Bu çocuk bugün niye böyle sessiz?” simülasyonu açılır;
aynı anda “Okulda biri bir şey mi dedi?” analizi çalışır.
Hiçbir uyarı sistemi yoktur ama annenin iç radarı bir şey hissederse, o alarmı susturacak teknoloji henüz icat edilmedi.
Ve risk bertaraf edilemediğinde… o kaygı annenin içine çöker.
Kimse görmez ama anne bilir:
En karmaşık risk yönetimi, çoğu zaman tek bir zihnin içinde yapılır.
Annelerin Kırmızı Bayrakları 🚩
Yemeğini yarım bırakır.
Bir yandan “Nimet çocuğum, yarım bırakma” dersiniz; bir yandan da neden yemedi diye kırk senaryo geçer kafanızdan:
Geçen gün de iştahsızdı? Hasta mı? Bir derdi mi var? Nesini sevmedi? Başka türlü mü pişirseydim?
“Bak yemedi sıpa, bulamayan var” diye iç sesiniz de eksik olmaz. Cevap gelse de zihin sormaya devam eder. İşin kötüsü, aynı yemek piştiği gün tüm bu sorular zihindeki çekmeceden bir anda çıkıp geri gelir.
Telefon çalar. Bir arkadaşıdır.
Bir anda bütün alıcılar tam kapasite çalışmaya başlar; kulaklar onda, göz dizide.
Ses tonunu, kelimeleri, aradaki boşlukları dinlersiniz.
Usulca, hani öylesine soruyormuş gibi, aslında içiniz merakla dolup taşmışken sorarsınız:
“Canım, kimdi o?”
Bilmek istersiniz. Ama incitmeden.
Hesap sorar gibi olmasın diye.
Her anne gibi, telefonda kendimizin yazıp cevapladığı monologlarınız birikir.
Bazen bir şarkı, bir video, kalpler emojiler…
Hemen arkasından: “Ödevine baktın mı?” mesajı.
Bu basit soru bile bir risktir aslında.
Cevap gelir mi bilinmez ama sormuş olmanın yarattığı hissi bile bile yine de sorarsınız.
Çünkü anneler, kırılmayı bile göze alarak sevmeye devam eder.
Annenin hamuru şefkattir, sevgidir.
Bir şekilde fırsat bulup evi derleyip toplarken, sağa sola atılmış çorapları — üstelik koklayarak kontrol edip — sepete bir anneden başka kim atar?
Annelik biraz da biyoloji. “Koku hafızası” var derler ya; annelerde bu hafıza başka çalışıyor.
Bebek kokusunu, o süt kokusuna karışan sıcak teni… yıllar geçse de burnunuzun bir köşesinde saklarsınız. Oğlumun bebek kokusu hâlâ burnumda.
Bir kere kokladın mı, ömür boyu silinmiyor.
İnsanın çocukluğunda bıraktıkları iz, annelerin görünmez elidir aslında.
Her sabah okula giderken kıvırcık saçlarıma taktığı kocaman beyaz kurdeleler, kolalı önlük yakası…
O enfes Alman pastasının kokusu, anne poğaçası, elmalı tartları…
Gün boyu çalıştıktan sonra lise mezuniyet gecesi için makasını, mezurasını alıp gecenin bir vakti salonun ortasında — ağzında toplu iğneler, ben kıpraşıp dururken — sabırla ölçü aldığı, özenle kesip biçtiği kıyafetimi dikerken verdiği emek…
Durup durup, iki kardeş aynı yıl iki ay arayla doğurunca…
İçinden çıkan o yirmili yaşlardaki cevval genç annenin, bebeklerle bizim aramızda bir o yana bir bu yana koşturup; elinde çocuk gelişimi kitaplarıyla sağa sola yetişmeye çalışan hâli…
Hiçbir şeyi esirgemeyen, “Al canım, neyi beğendiysen al götür” dedikten sonra, biz arsızca alıp giderken onun bıyık altından gülüşündeki şefkat…
Çocuk, annenin kalbinin de zihninin de merkezinde, çocuğunun kokusunu, sesini, yürüyüşünü, yüzündeki gölgeyi bile kaydediyor.
Ve yıllar geçse de o kayıt silinmiyor.

Anneler huzura erer mi?
Belki hiçbir zaman.
Ne yaparsak yapalım, evlatların kalpleri bazen kırılıyor ve her zaman kazanamıyorlar.
Huzur, daha çok küçük anların arasına saklanıyor.
Çocuk iyi olduğunda, kendi ayakları üzerinde durabildiğini gördüğünde, “Artık ben hallederim” dediğinde… içleri biraz daha rahat eder.
Annelik hiç bitmez; sadece bağ şekil değiştirir.
Ve bazen o bağı tek başına kurar, bir ömür taşırsın.
Çocuk büyürken, annelik de büyür.
Bırakmayı öğrenmek, en zor derslerden biri.
Çünkü anne için hâlâ aynı çocuktur o:
Uykusunda gözlerini ovuşturarak gelip koynuna giren, sımsıkı sarıp sarmaladığımız dünyalarımız. Yolları bahtları açık olsun
Anneler Günümüz kutlu olsun.
“Anne, bir çocuktan bir hayat yapar.”


Yorumlar