top of page

GÖKÇEADA- Her Şeyin Olduğu, Telaşın Olmadığı Ada (Gezi yazısı)



İlk kez gittiğim Gökçeada hakkında ilginç bir durum var.

Adaya gidenlerle konuştuğunuzda genellikle iki uç görüş duyuyorsunuz. Bir grup büyük bir tutkuyla anlatıyor; "Her yıl giderim, vazgeçemem." diyor. Diğer grup ise "Bir kez gittim, bir daha gitmem." diye kestirip atıyor.

Peki ben hangisiyim? Sanırım üçüncü gruptayım.

Tekrar giderim.

Çünkü adada, tam çözemediğim ama beni yeniden çağıran bir şey kaldığını hissediyorum. Dört-beş günlük bir tatilin ardından Gökçeada'yı tamamen anladığımı iddia edemem. Ama ilk kez giden biri olarak gördüklerimi ve hissettiklerimi paylaşabilirim.


 Önce Biraz Tarih

İmbros, Osmanlı döneminde ise İmroz adıyla anılan, Homeros'un İlyada destanında bile geçen adanın ismi , 1970 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Gökçeada olarak değiştirilmiş. "Gökçe" sözcüğü Türkçede güzel, hoş ve gök mavisi anlamlarını taşırken, yeni adın hem adanın doğal güzelliklerini yansıtması hem de dönemin yer adlarını Türkçeleştirme politikası kapsamında seçildiği kabul ediliyor.

Türkiye'nin yüzölçümü bakımından en büyük adası olan, binlerce yıllık tarihi boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan Gökçeada, Lozan Antlaşması ile Türkiye sınırları içinde kalmış ve uzun yıllar ağırlıklı olarak Rum nüfusun yaşadığı bir yer olmuş. Ancak özellikle 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında yaşanan siyasi gelişmelerle birlikte Rum nüfusunun önemli bölümü göç etmiş.


Bugün göç eden ailelerin bir kısmı yaz aylarında yeniden adaya geliyor, bazıları ise kalıcı olarak geri dönmüş. Rum kiliseleri, taş evler, eski mahalleler ve gelenekler hâlâ yaşamaya devam ediyor. Gökçeada'nın her köşesinde bu tarihin izlerine rastlıyorsunuz. Bir köy meydanında, taş bir evin kapısında, yıllara meydan okuyan bir kilisede ya da aynı sokakta Türkçe ve Rumca konuşan insanlarda…Bu da Gökçeada'yı farklı kılıyor.


Adaya Çanakkale Şehitlikleri'nin ve ayçiçeği tarlalarının sakin  sessizliğinin masmavi denizle buluştuğu Kabatepe'den yaklaşık bir buçuk saatlik feribot yolculuğuyla ulaşıyorsunuz.


Feribottan iner inmez o telaşsız sakinliği hissediyorsunuz, kimsenin acelesi yok, biz İstanbul plakalılar dışında.


Birkaç yüz metre sonra rotamızı Kaleköy’e çevirdiğimizde limanı, Kuzu plajı, birkaç mütevazi mekan ve dükkanı arkamızda bıraktık. Dev oteller, alışveriş merkezleri yok. Bildiğimiz gibi bir "tatil beldesi" hissi de vermiyor. Hatta ilk birkaç saat "Burası gerçekten bu kadar mı?" diye düşündürüyor.


Sanırım Gökçeada'nın sırrı bu. Size kendini hemen göstermiyor, yavaş yavaş içine çekmeye başlıyor.


Gökçeada'yı köyleri anlatıyor.


Denizine hayran kalabilirsiniz ama adayı anlamak istiyorsanız yönünüzü köylere çevirin.

Çünkü adayı asıl anlatan denizinden çok köyleri. Her birinin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir karakteri ve ayrı bir temposu var.


Kaldığımız Kaleköy (Kastro) adanın en hareketli noktalarından biri. Limanı, balıkçı tekneleri, sahil boyunca sıralanan restoranları ve akşam hareketliliğiyle diğer köylerden ayrılıyor. Çok değil, bir  sokak yukarıda köyün yukarısındaki kale kalıntılarına kadar  taş evlerin ve eski Rum mimarisinin hâkim olduğu sakin sokaklar başlıyor. Üstelik tepeye ulaştığınızda sizi nefesinizi kesen bir manzara karşılıyor.


Zeytinli (Agios Theodoros) dar taş sokakları, Rum evleri ve meşhur dibek kahvesiyle adeta zamanda yolculuk. Sokaklarda yürürken taş duvarlı evler, pespembe begonviller ve küçük avlular gerçekten sakin. Meydandaki hareketlilik, küçük kafeler ve akşam sakin temposu köyü daha da keyifli hâle getiriyor.


Tepeköy (Agridia) ise gün batımıyla özdeşleşmiş bir köy. Yüksek konumu sayesinde güneşi batırmak burada adeta günlük bir ritüele dönüşmüş. Köyün tam ortasında yan yana dizilmiş meydanda oturup insanların akşam serinliğinde buluşmasını izlemek bile başlı başına bir deneyim. Köyün iki adımlık sokakları labirent gibi, herhalde sokak bitti darken yepyeni bir sokağa çıkıyorsun. Tepeköy yolundan birkaç kilometre sapıp Tarihi Çınar bölgesindeki eşsiz manzarayı da görmelisiniz.



Dereköy (Schinoudi) ise gerçekten bambaşka. Bir zamanlar yüzlerce hanenin yaşadığı, Ege'nin en büyük Rum köylerinden biri olan Dereköy'de bugün çok sayıda terk edilmiş taş ev sessizce bekliyor. Sokaklarında dolaşırken yalnızca taş binaları değil, göçün ve değişen tarihin izlerini de görüyorsunuz. Bir zamanlar köy yaşamının en önemli buluşma noktalarından biri Eski Rum Çamaşırhanesi görülmeli. Hemen yanında da eski bir zeytinyağı fabrikasının kalıntıları var.  Dereköy’ün adanın en etkileyici duraklarından biri olduğunu söyleyebilirim.


Eskibademli (Gliki) ise belki de merkeze yakınlığının da etkisiyle en canlı belki de en havalı köy. Taş evleri, özenli restorasyonları, rengârenk çiçeklerle bezenmiş sokakları ve denize hâkim manzarasıyla görsel olarak akılda kalan bir yer. Tepeye oturup kahvenizi içerken bir yandan köy yaşamını izleyebilir, başınızı biraz çevirip masmavi Ege'ye bakablirsiniz.  Geleneksel mimarinin büyük ölçüde korunduğu Eskibademli hani burda yaşanır dedirten cinsten  bir yer.


Rum köylerini gezerken bunun yalnızca korunmuş birkaç taş evden ibaret olmadığını hissediyorsunuz. Köylerin sakinliği ve manzarası uzun süre akılda kalıyor. Kiliseler hâlâ ayakta. Eski meydanlar yaşamaya devam ediyor. Bazı evlerin kapılarında Rumca isimler duruyor. Yaz aylarında adaya gelen Rum ailelerle sokakta karşılaşabiliyor, kahvede otururken Yunanca konuşmalar duyabiliyorsunuz.


Bu geçmişin korunması yalnızca tarih açısından değil, turizm açısından da büyük değer taşıyor.


Gökçeada'yı deniz, kum, sörf gibi  görenler, adanın en çekici tarafını kaçırıyor olabilir. Bence Gökçeada'nın gerçek hikâyesi yüzyıllar boyunca oluşmuş çok kültürlü yaşamın izlerini taşıyan köylerde. Köylerin içine ancak sakinleri araçla girebiliyor. Çoğu köyde aracınızı ayrılan park yerlerine bırakmanız gerekiyor. Restorasyonların önemli bölümünde taş mimarinin korunmuş, köylerde kimliksiz betonlaşma yok.


Rüzgârın Yönü Değişince Deniz de Değişiyor


Türkiye'nin birçok tatil beldesinde birkaç kilometre boyunca uzanan sahiller birbirine benzer. Gökçeada'nın plajlarının her biri bambaşka, aynı gün içinde farklı denizler görüyorsunuz.


Aydıncık ve Kefalos adanın en bilinen iki plajı. Uzun kumsalı, sığ denizi ve hiç eksilmeyen rüzgârıyla özellikle kiteboard ve windsurf tutkunlarının gözdesi. Yakınındaki Tuz Gölü ise yalnızca manzarasıyla değil, çamurunun cilt için faydalı olduğuna inanan ziyaretçileriyle de dikkat çekiyor. Tuz Gölünü uzaktan görebildim. Listeme ekledim.


Laz Koyu, berrak suyu ve daha sakin atmosferiyle benim en sevdiğim koy oldu. Yolu biraz zahmetli olsa da, vardığınızda merdivenlerle ulaşılan bu küçük koyda denizin rengi ve yaşattığı his gerçekten kartpostalları aratmıyor.


Yıldız Koyu ise benim için bambaşka bir deneyimdi. Burası, Türkiye'nin ilk ve tek Sualtı Milli Parkı sınırları içinde yer alıyor. Uzun yıllardır avlanmanın yasak olması sayesinde suyun altındaki yaşam olağanüstü zenginleşmiş. Rüzgar ve denizle savaşından farklı şekillere girmiş kayalıklar arasındaki bu taşlı koyda daha denize girer girmez balıkların sizden kaçmadığını fark ediyorsunuz. Aksine, sanki sizi merak ediyorlarmış gibi etrafınızda dolaşıyorlar. Sarı, siyah ve gümüş renkli çizgileri güneş ışığında parlıyor; küçük sürüler hâlinde keyifle yüzüyorlar. O kadar ki sanki  büyük bir akvaryumun içinde yüzüyormuş gibi hissediyorsunuz. Yıldız Koy kesinlikle şnorkelle yüzülecek bir nokta.


Yıldız Koyu'nun güzelliğinin hemen yanı başındaki Mavi Koy a malesef gidemedim. Ya meşakkatli bir yürüyüş ya da tekneyle gidilen bu koyu, adaya tekrar gitme fırsatım olursa “görülecek ve yüzülecek” diye not ettim. 


Uğurlu Plajı  ve Gizli Liman a gitmeye ise zaman kalmadı. Uğurlu  daha uzun süre güneş alan ve geniş kumsalıyla öne çıkan bir başka güzel durak, Gizli Liman ise romantizm noktasıymış. Listeye eklendiler.



Denizin ortak özelliği ise olağanüstü berraklığı. Ancak küçük bir uyarı...

Buraya "ılık Ege denizi" beklentisiyle gelmeyin. Yaz ortasında bile su ilk anda oldukça soğuk. Fakat birkaç dakika sonra o berraklığın içinde yüzmenin keyfi, suyun soğukluğunu unutturuyor.


Adanın birçok koyunda yüksek katlı oteller, beach club'lar ya da gürültülü işletmeler yok. Diğer taraftan plaj işletmelerinin de çok iyi olduğu söylenemez. Deniz keyfini yaşamak isteyenler genellikle kendi sandalye ve şemsiyeleriyle gelmeyi tercih ediyor.


Gökçeada'nın zenginlikleri bitmiyor.

Doğaya dokunulmadığında ve yaşam alanları korunduğunda nelerin mümkün olabileceğini burada kendi gözlerinizle görebiliyorsunuz. Orada olduğumuz esnada çocukların abur cuburları için markete girdiğimizde aldıklarımızı koyacak alışveriş torbası bulamadık. Meğerse yasaklanmış. Bence çok yerinde bir karar olmuş.


Adanın birçok noktasında kilometreler boyunca yalnızca makilikleri, zeytinlikleri, taş duvarları ve masmavi denizi görüyorsunuz. Bir koydan diğerine giderken bazen dakikalarca hiçbir yerleşim yerine rastlamıyorsunuz.

Yüksek sesli müzik yok. Neon tabelalar yok.


Bu durum ilk anda bazı ziyaretçilere "çok sakin" hatta "fazla sakin" gelebilir. Ama galiba Gökçeada'nın en büyük gücü de tam burada.

Burası sürekli bir şeyler sunmaya çalışan değil, doğasıyla sizi baş başa bırakan bir ada.


Ama bunların hepsini bastıran birşey daha var .

Kekik


Yolculuk boyunca camı biraz aralamanız yetiyor. Bir anda aracın içi öyle yoğun bir kekik kokusuyla doluyor ki ilk anda bunun yalnızca bir bitkiden gelebileceğine inanmak zor. Anadolu'nun birçok yerinde kekik yetişiyor ama Gökçeada'daki koku bambaşka geldi bana. Daha yoğun, daha keskin ve daha kalıcı. Yol boyunca tepelerde, taşların arasında ve makiliklerin içinde kendiliğinden yetişen yabani kekikler, sıcak yaz güneşi ve adanın hiç dinmeyen rüzgârıyla birleşince adeta doğal bir parfüm olmuş.

Bir süre sonra deniz manzarasına, taş evlere de alışıyorsunuz. Ama o pencereden içeri dolan kekik kokusu size her defasında şaşırtıyor. Benim için de Gökçeada'yı düşündüğümde aklıma gelecek şey kekik kokusu olacak. Bazı yerler gözünüzde değil, hafızanızda kokusuyla yer ediyor.


Güneş batarken gökyüzündeki renkler...Rüzgârın hiç dinmeyen sesi...Taş duvarların arasından yükselen kekik kokuları...Gece ise ışık kirliliğinin azlığı sayesinde yıldızlarla dolu lacivert simli bir gökyüzü...Şansımıza dolunay da vardı, offf.

Hayatın gürültüsünden uzaklaşmak isteyenler için bunlar büyük nimet.



Adanın Asıl Sahipleri Keçiler


Gökçeada'nın simgesi nedir diye sorsanız, çoğu kişi denizi ya da Rum köylerini söyler.

Benim içinse keçiler.

Adanın gerçek sahipleri sanki onlar. Yollarda, zeytinliklerde, tepelerde, köy girişlerinde... Nereye giderseniz gidin mutlaka başına buyruk takılan keçilerle karşılaşıyorsunuz. Kimi yol kenarında güneşleniyor, kimi zaman sürü halinde ağır ağır yolu geçiyor, kimi zaman da bir kayanın üzerine çıkıp sizi izliyor. Kimseye müdanaları yok, kafalarına göre takılıyorlar.  


Araç kullanırken de bu duruma dikkat etmek gerekiyor. Bu arada adanın pek çok noktasına geniş ve konforlu yollar var. Hız sınırına uymalısınız  çünkü virajı döndüğünüzde karşınıza yolun ortasında keyifle yürüyen birkaç keçi çıkabilir. Zaten yol kenarlarında sürekli uyarı işaretleri var.


Aslında çoğu yolun tehlikelerini öğrenmiş görünüyor, ama konu yolun karşı tarafındaki taze çıtır dallar olunca kendilerini yola atabilirler. Yolda keçilerle rastlaşırsanız, onlar yollarına devam edecekler , karşıya geçecekler veya öyle duracaklar. Bekleyeceksiniz, dik dik de bakıyorlar zira.


Adanın temposunu belki de en iyi onlar belirliyor. Aceleleri yok. Zaten adada kimsenin pek acelesi yok.


Dünyanın İlk ve Tek Cittaslow Adası

Gökçeada, 2011 yılında Cittaslow (Sakin Şehir) ağına kabul edilmiş ve "dünyanın ilk ve tek Cittaslow adası" unvanını almış. Türkiye'de Cittaslow ağına katılan ikinci yerleşim olmasına rağmen, ada ölçeğinde bu unvanı alan ilk ve uzun süre tek örnek. Türkiye'nin ilk Cittaslow'u neresi derseniz; Seferihisar

Eski bir mesai arkadaşım anlatmıştı. Yıllar önce ailece Gökçeada’ya tatile gitmişler. Akşam yemeği sonrası hesabı ödemek için kasaya gitmiş, o zaman poslar kasada.  Önündeki sıra bir türlü akmıyor. Bir süre sonra bizimki kıpırdanıp söylenmeye başlamış. Hesapları alan mekan sahibi “Ne sabırsızlanıyon" deyince bizimki de e demiş bir türlü sıra gelmiyor? Ne acelen var, beklemek istemiyorsan git, yarın gel öde” demiş adam. Tabi arkadaşım şaşırmış. Dünyanın neresinde hesap ödemeden bırakırlar insanı! Bugün durum böyle değil, servis hızlı, hesap masada pos cihazıyla hemen ödeniyor. Ama arkadaşımı anmadım değil.



Gün Batımı: Her Akşam Aynı Ama Hiçbir Zaman Aynı Değil

Bazı insanlar gün batımını izlemek için dünyanın bir ucuna gidiyor. Gökçeada'da ise her akşam ön sıradan ücretsiz bir gösteri var.

Güneş ağır ağır Ege'nin sularına yaklaşırken gökyüzü önce sarıya, sonra turuncuya, ardından pembeye ve mora dönüşüyor.

Kimse telefonuna bakmıyor. Herkes birkaç dakika boyunca aynı manzarayı sessizce izliyor.

Belki de gün batımını güzel yapan yalnızca renkleri değil. Kısa minareli minik köy camiinden okunan akşam ezanının ardından hayatın biraz yavaşladığını hissettiğiniz o an, güneşi uğurladığımız o sessizlik. Şehirde varlığını unuttuğumuz bir duygu bu.

Adanın Tadını Eve Götürmek

Gökçeada üretmeye devam eden bir ada. Zeytinlikler adanın dört bir yanına yayılmış, doğal zeytinyağları en çok tercih edilen ürünlerden biri.

Ada mutfağı zaten gösterişten uzak. İyi zeytinyağı, taze otlar, keçi peyniri, bol deniz ürünleri, ev yapımı reçeller, yerel şaraplar.

Agridia’da 1936 doğumlu, doğup büyüdüğü köyü hiç terk etmemiş bir Rum üreticinin, arıların yalnızca adanın kendine has bitkilerinden topladığı nektarla yaptığı bal, yoğun aroması, kendine özgü kokusu ve doğallığıyla gerçekten unutulmayacak bir lezzetti. Bir kavanoz bal bir coğrafyanın hikâyesini anlatabilir gerçekten .



Buz gibi, Ahududu ve böğürtlenden hazırlanan şerbet, yaz sıcağında ilaç gibi geldi.


Bunun yanında yabani kekik, keçi peyniri, ev yapımı reçeller, doğal sabunlar ve yerel şaraplar da öne çıkıyor. Büyük marketlerden alışveriş yapmak yerine küçük üreticilere uğramanızı özellikle tavsiye ederim. Satın aldığınız birçok ürünün arkasında küçük bir aile işletmesi ya da yıllardır aynı işi sürdüren yerel üreticiler var.


Türkiye'nin birçok turistik bölgesinde her yerde aynı hediyelik eşyaları görmeye alıştık. Gökçeada'da ise hâlâ adaya özgü ürünlerle karşılaşabiliyorsunuz.


Bunlardan biri de Efibadem Kurabiyesi ;

Efi'nin Badem Kurabiyesinin hikayesi çok özel. Çocukluğunda Rum komşularının yaptığı bu kurabiyenin tadını yıllarca unutamayan pastacı ve girişimci Ergin Çelik, o eski lezzetin peşine düşüyor. Kendi denemeleriyle aynı lezzeti yakalayamayınca, adada yaşayan Rum kadın Madam Efi (Efterpi/Efi Zourmadis - Sguromali olarak da yazılıyor)'ye ulaşıyor. Madam Efi kurabiyeyi yapmayı kabul ederken iki şart koşuyor;

  1. Tarif kesinlikle değiştirilmeyecek.

  2. Üretim sürecini kendisi denetleyecek.


Ve ilk tepsi fırından çıktığında Ergin Çelik, çocukluğunda unutamadığı o tada yeniden kavuşuyor. Daha sonra kurabiye "Efi Badem" adıyla markalanmış, böylece yalnızca bir ürün değil, Gökçeada'nın Rum mutfak kültüründen günümüze taşınan bir tarif de korunmuş.


Gökçeada'dan dönerken valizime koyduğum ürünlerden biri de "Mucize Ada Kremi-Balomeni" oldu. Bu kreminde hikayesi var. Adada anlatılan bir rivayete göre, Osmanlı döneminde ağır yaralı bir kişinin adalıların hazırladığı doğal bir merhemle kısa sürede iyileşmesi, bu tarifin kuşaktan kuşağa aktarılmasına ilham vermiş. Bugün üretilen krem de zeytinyağı, bal, petek mumu ve adanın bitki örtüsünden doğal içeriklerle hazırlanıyor. Gerçekten mucize yaratıp yaratmadığını söylemek bana düşmez; ama Gökçeada'nın doğasını ve üretim kültürünü küçük bir kavanozun içine sığdırmayı başardığını söyleyebilirim. Kremi anlatırken özellikle belli bir yaşın üzerindeki kadınların çok memnun kaldığını söylediler. Ben de içimden 'Hadi oradan.' dedim... ama yine de bir kutu aldım.


Arkeolojik bulgulara göre adada yaklaşık 5.000 yıldır üzüm yetişiyormuş . Bir dönem göçler nedeniyle bakımsız kalan bağlar, son yıllarda yeniden hayat bulmuş. Şaraba meraklı olmasanız bile Şirinköy ‘deki eski yarı açık cezaevi binalarının restore edildiği eski yöntemle organik ve biyodinamik şarapların üretildiği, mahzeni ve tadım alanını ziyaret etmelisiniz. Adını mitolojide ormanların, pınarların, dağların ve doğanın koruyucu ruhları olan nimfelerden alan şaraplar üzümün değil; toprağın, rüzgârın ve Gökçeada'nın çok katmanlı kültürel mirasının da bir ürünü.


Esnaf Konusunda Dürüst Bir Gözlem

Bir gezi yazısında en zor bölüm sanırım burası. Çünkü birkaç günlük deneyimle koskoca bir adanın insanı hakkında hüküm vermek doğru olmaz. Ben de vermeyeceğim. Sadece kendi gözlemimi paylaşacağım.

Gittiğim birçok Ege kasabasında insanlarla sohbet etmek, kısa sürede samimi bir iletişim kurmak oldukça kolay olmuştu. Gökçeada'da bazı işletmelerde zaman zaman güler yüzün biraz eksik kaldığını gördüm. Çok sıcak, yardımcı ve sohbet etmeyi seven insanlarla da karşılaştık. Bu nedenle bunu adanın geneline mal etmek doğru olmaz.

Yeri gelmişken restoranlarda "İstanbul'dan daha ucuz bir hesap beklemeyin."



Konaklama: Doğru Fikir, Eksik Uygulama

Gökçeada'da en sevdiğim şeylerden biri, konaklama anlayışı. Ada genelinde dev tatil köyleri ya da her şey dahil oteller yerine daha çok pansiyonlar, taş evlerden dönüştürülmüş butik oteller ve küçük aile işletmeleri bulunuyor. Bence bu, adanın ruhuna çok daha uygun bir yaklaşım. Zaten Gökçeada'ya gelenlerin büyük bölümü de kalabalık animasyon ekipleri ya da açık büfe tatili aramıyor; doğayı, sakinliği ve yerel yaşamı deneyimlemek istiyor. Kişisel olarak tercihim hep yalınlıktan yanadır. Sakin olsun, yalın olsun, temiz olsun, su olsun bana yeter.

Aydıncık (Kefalos) Plajı çevresinde görece daha büyük tesisler var. Ancak bana göre bu ölçekteki yapılar adanın karakteriyle çok örtüşmüyor. Gökçeada'nın özelliği, küçük ölçekli ve doğayla uyumlu konaklama seçenekleri.

Dikaktimi çekense şu. Türkiye'nin birçok yerinde olduğu gibi burada da dışarıdan bakıldığında son derece şık görünen taş kaplamalı güzel mekanların içine girdiğinizde aynı özeni göremeyebiliyorsunuz.

Kapılar tam kapanmıyor. Zemin kaplamaları kısa sürede yıpranmış. İşçilik birçok noktada aceleye gelmiş hissi veriyor. En havalı görünen mekanlarda bile tuvaletler özensiz. Banyolar başlı başına bir keşif alanı. Moda olan gösterişli ama kullanışsız armatürlerini çözdükten sonra suyu açmayı başardığınızda tavandan zemine kadar her yeri ıslatan duş sistemleri ya da yeterince çalışmayan giderler tatilin en keyifsiz anlarından biri olabiliyor.

Ama iyi malzeme, kaliteli işçilik ve detaylara gösterilen özen; butik işletmeleri unutulmaz yapan en önemli unsurlar. Böyle bir doğa ve mimari mirasa sahip bir adada, aynı özenin iç mekânlarda da gösterilmesini gerçekten isterdim.

Yani sorun lüks eksikliği değil.  Tam tersine, Gökçeada'nın lükse ihtiyacı da yok. Çünkü Gökçeada'nın en büyük lüksü zaten kendisi.


Gökyüzündeki Jetler ve Adanın Stratejik Önemi


Gökçeada'da gökyüzünden geçen savaş uçaklarından ilk anda insan irkiliyor. Ama bunun bir sebebi var. Türkiye'nin en batı noktasında yer alan Gökçeada, Çanakkale Boğazı'nın girişini kontrol eden stratejik konumuyla tarih boyunca askeri açıdan büyük önem taşımış. Bugün de Türk Silahlı Kuvvetleri açısından Ege'nin en kritik noktalarından biri olmayı sürdürüyor. Bölgede gerçekleştirilen eğitim ve devriye uçuşları nedeniyle savaş uçaklarını görmek adanın günlük yaşamının bir parçası.


Bir yanda yüzlerce yıllık Rum köyleri...Bir yanda özgürce dolaşan keçiler...

Bir yanda gün batımını izleyen insanlar...Diğer yanda birkaç saniye içinde gökyüzünü yaran savaş uçakları...

Bu zıtlık ilk başta şaşırtsa da Gökçeada, yalnızca güzel bir tatil beldesi değil; aynı zamanda Türkiye'nin güvenliği açısından da sessiz ama önemli bir görev üstleniyor.


Güzel Ada

Gökçeada'nın en büyük şansı, bugüne kadar büyük ölçüde doğasını ve kimliğini koruyabilmiş olması. Beton virüsü daha çok merkezi sarmış.

Bir tarafta doğayla bütünleşmiş köylerde yüzlerce yıllık taş evler, diğer tarafta mimari kimliği olmayan beton yapılar...

Oysa Gökçeada'nın güzelliği tam da sadeliğinde. Bugün Avrupa'nın en değerli turizm noktaları, doğasını ve mimarisini koruyabildiği için bu kadar kıymetli.


Gökçeada'nın da en büyük sermayesi denizi kadar kültürel dokusu, taş köyleri, zeytinlikleri ve bakir koyları. Umarım Gökçeada da geleceğini planlarken en büyük zenginliğinin bugüne kadar koruyabildiği doğal ve kültürel miras olduğunu hiç unutmaz.


Gökçeada'da Ne Yapılır?



Gökçeada'ya gelirseniz size uzun bir "yapılacaklar listesi" vermeyeceğim.

Onun yerine birkaç küçük tavsiye...

Denize sabah erkenden gidin. Hatta önce sabah serinliğinde yürüyüş ardından cup.

Bir köy meydanında kahve ya da çay için

Aracınızın camlarını açıp o yoğun kekik kokusunu içinize çekin.

Keyfini bozmadan sakin, telaşsız ve etrafı umursamayan keçileri izleyin.

Yıldız Koyu'nda şnorkelle yüzün.

Tepeköy'de gün batımını izleyin.

Yerel üreticilerden alışveriş yapın.

Telefonunuzu biraz daha az kullanın.

Ve en önemlisi...

Hiçbir yere yetişmeye çalışmayın.

Sanırım Gökçeada'nın en büyük öğretisi bu.


Son Söz


Bazı yerler fotoğraflarda güzel görünür. Bazı yerler ise siz ayrıldıktan sonra güzelleşir.

Döndükten sonra ise kendimi sık sık adayı düşünürken buldum. Çünkü bu zarif, naif adayı çok sevdim. Sonra da bu yazıyı yazmaya karar verdim.


Sanırım nedeni, Gökçeada'nın kendini hemen ele vermemesi. Size gösterişli bir tatil vaat etmiyor. Her köşe başında eller havaya eğlence sunmuyor. Sürekli sizi şaşırtmaya çalışmıyor.


Ama yavaşlıyor. Sizi de yavaşlatıyor.

Sonra fark ediyorsunuz ki uzun zamandır ilk kez hiçbir yere yetişmeye çalışmadan birkaç gün geçirmişsiniz.

Belki de adanın gerçek lüksü bu.


Bugün birçok destinasyon daha fazla turist çekebilmek için birbirine benzemeye çalışırken bence  Gökçeada kendisi olabildiği sürece güzel.

Taş evleriyle…

Rum köyleriyle…

Özgür keçileriyle…

Aracın camından içeri dolan yoğun kekik kokusuyla…

Yıldız Koyu'nda size eşlik eden rengârenk balıklarıyla…

Her akşam yeniden başlayan gün batımıyla…

Kurabiyesiyle

Ve insanı yavaşlatan o tuhaf sessizliğiyle…


Tekrar gider miyim?

Hiç düşünmeden

Bir koydan çıkıp birkaç kilometre sonra yüz yıllık bir köyde dolaştıktan sonra , bir bağın içinde ya da esintili bir tepede kızıl tonlarda güneşi uğurladığım Gökçeada’nın bana hâlâ anlatmadığı birkaç hikâyesi var .


Gökçeada, gezilecek yerlerini yüksek sesle anlatmıyor, onları keşfetmemizi bekliyor.


Yorumlar


bottom of page