top of page

KÖR GÖZÜ AÇILINCA İLK BASTONUNU KIRARMIŞ

Güncelleme tarihi: 8 Şub


Genellikle zor zamanlarda el veren, yol gösteren insanlara; işler yoluna girince yapılan vefasızlığı anlatır bu söz.

Bugün bunu hem insan, hem de kurum katmanından konuşalım.


Çoğu insan bastonu kırarken vefasızlık ettiği için değil, kendi korkularıyla yüzleşmek istemediği için kırar. Çünkü baston destek olmasının da ötesinde sadece körlükten değil; yolda kalma ihtimali yüzünden de tutulur.

Aynı zamanda bir aynadır.

İnsana en zor , en kırılgan hâlini, en sıkıntıda olduğu zamanları hatırlatır. Bir zamanlar ki yetersizliği, eksikliği, düştüğünü hatırlatır. Korkuyu, panik anlarını en çok da yanlış yaptığı anları.

Ve insan, kendi kırılganlığını görmekten pek hoşlanmaz.


Akla geldiğinde zihinden kovalanan, yanından kıyısından dolaşıp kaçınılan asıl soru ise hep oradadır. "O Bastona Neden İhtiyaç Duymuştun?"


Hayatımız boyunca yürürken hep kendi ayaklarımızın üzerinde durduğumuzu sanırız.

Oysa geriye dönüp baksak, bazı dönemleri tek başımıza geçirmediğimizi fark ederiz.

Yolun karardığı, yükün ağırlaştığı, yönün belirsizleştiği anlarda yanımızda duranlar olmuştur.

Elimizden tutarak, zor anında yanımızda duran, yük alan, yol gösteren, bazen de sadece doğru anda doğru cümleyi kurarak yürümemizi sağlayan insanlar…


Baston bir nesne değildir. Bir "insandır." Bir arkadaş, bir komşu belki bir akraba,

İş hayatında da bir ekip arkadaşı, bir yönetici, bir mentor, bir danışman, bazen de resmi bir bağı bile olmayan ama doğru anda doğru cümleyi kuran biri.


O bastona ihtiyaç duyulan anlar parlak anlar değildir:

- Yetersizlik fark edildiğinde

- Bilgiler karmaşık, yön belirsiz olduğunda

- Yanlış yapmaktan, kaybetmekten, rezil olmaktan korkulduğunda

- Kurum içinde roller karıştığında, kaos hâkim olduğunda

- Kandırıldığında, yanlış bir yapının içine düştüğünde

Biri çıkıp gelsin, sizi kurtarsın, o yükü alsın istenir. Bir şekilde yollar kesişir. O destek (baston) gelir. Kendi işini geri plana iter, bazen kendini riske atma pahasına ayağa kaldırmak için zamanını, bilgisini, emeğini, ilişkilerini ortaya koyar.


Sonra zaman geçer. Kriz geçer, güç geri kazanılır, kendine güven gelir.

"Artık ona eskisi kadar ihtiyaç yoktur".


Aslında bu noktaya kadar her şey normal, elbette öğrenilmeli, işler rayına girmeli ve kendi yolunda gitmeli. Zaten ihtiyaç hiç bitmiyorsa, o daha büyük bir felaket.


Ve yolların ayrılması ayıp değildir.

İhtiyacın kalmaması da suç değildir.

Asıl mesele, "nasıl ayrıldığın"


Genellikle zihnin en eski savunma mekanizması devreye girer : Kendini yeniden yazmak

"Aslında o kadar da kötü durumda değildim.” “Kendi başıma da yapardım.” “O kadar da ihtiyacım yoktu.”

İnsan koşullar lehine döndüğünde, gücüne kavuştuğunda ya da bir krizden çıktığında kendini kandırmayı da sever: “Bir şey yokmuş ki.” “O kadar da gerekli değilmiş, yaptık işte çok da güzel oldu ” Aslında bunlar, zihnin ustaca ürettiği birer pansuman. İroniktir, "Bu kandırmacalar susmayı da bilmez.


Bir de vefasızlık var. Çamur atarak, haksızlık ederek geçmişi küçültmeye çalışmak, “Zaten pek bir katkısı yoktu” diyerek hikâyeyi yeniden yazmak ve kendince borcu silmek. Kısa vadede işe yarar da, insanın vicdanını susturur, hatta kendini güçlü hissettirir.

Peki ya uzun vadede? Hiçbir yere götürmez. İnsana yapılan vefasızlık sessizdir, hemen fark edilmez ama zamanı gelince yalnızlık olarak geri döner. Çamur at izi kalsın mantığı, sadece bir defa işe yarar. İkinci defa kimse yemez. Üçüncü de ise artık herkes uzak durur.


 "Kimsenin fark etmediğini sanmak" da bir yanılgı. Belki yüzüne söylenmez, hatta haklılık parlak kurdelelerle paketlenip, alkışlanabilir bile, ama fark edilir.


Taş Altında Kurbağalar

En az bastonu kıranlar kadar sorumluluğu olanlar, haksızlığa uğrayana ses çıkarmayanlar. Neler olup bittiğini bilirler, görürler, anlarlar ama kendileri zarar görmediyse sessizliği seçip, buna da tarafsızlık derler. Oysa sessizlik çoğu zaman taraf seçmektir.

Bazen daha da ileri gidip “Boş ver.”“Haklısın.”“Buna değmez.” diye sırt sıvazlayanlar da çıkar. Aslında bu cümleler o kadar da masum değil.


İleride başlarına ne geleceğini görebilenler, tüm bunları hafızalarına not eder.

"Bir gün işler karışırsa, ben oraya elimi sokmam.”

Birine yapan, başkasına da yapar. Hiç şaşmaz.


Çünkü bu bir karakter meselesidir. Bir davranış kalıbı ve döngüdür.

Ve o döngü kendini tekrar etmeyi çok sever.


Kurumların Kör Noktası: Akut Durum Geçtiyse Sorun Çözüldü Sanmak


Tıpkı insanlar gibi kurumlar da kriz geçtiklerinde iyileştiklerini sanırlar.Evet, kriz geçmiştir; ama onu yaratan zihniyet çoğu zaman aynı kalır.


Bu durum, ateşi düşen ama enfeksiyonu hâlâ vücutta dolaşan bir hastaya benzer. Kişi kendini bir süre iyi hisseder; ardından aynı yerden, bazen çok daha sert bir şekilde hastalık tekrar eder.


Çünkü çözülmemiş meseleler geri gelme konusunda ısrarcıdır.


Bastonu kıranların önemli bir kısmı, kaosun nedenlerini ve sorumlularını bilir, ancak kendi kusuruyla yüzleşmek yerine, haksızlık yapmayı ya da kendilerine uydurarak haklılıklarını savunmayı tercih ederler. Çünkü suçu dışarıda aramak, aynaya bakmaktan daha kolaydır.


Kaosu yaratan kafa eski moduna döner ve kaosun koşullarını bu kez çok daha hızlı yeniden üretir.


Hayat döngüseldir. İş hayatı daha da döngüseldir.

Yalnızlık bir anda gelmez.

Önce destek ağı çözülür.

Bir gün gelir yepyeni bir durumla karşılaşılır ; bilinmeyen bir konu, bambaşka bir kriz, yabancı bir alan…

Sonra kişi ya da kurum kendini yine tanıdık bir yerde bulur: Kaosun içinde.


Ne yapacak? Kime soracak? Kimi arayacak?

Kırdığı bastonu mu ?

Yoksa yeni bir bastonumsuyu mu?


Deneyimle yapılmış eski baston, düşmeden tutmak, düştüysen kalkarken de taşıyacak kudrette olma niyetiyle şekillenmiştir. Yeni bastonumsular parlak görünebilir ama "çakma" da olabilir . Copy/paste bilgileriyle ayakta tutuyor hissi verebilir ve yük bindikçe çatlayıp, kırılabilir.


Vefa Romantik Değil, Stratejik Bir Meseledir, duygusal bir beklenti değil, kurumsal bir gerekliliktir. Çünkü vefa:

- Kurumsal öğrenme meselesidir. Öğrenmeyi sürdürülebilir kılar, hafızadır.-

- Kriz dönemlerinde dayanıklılığı artırır

- İnsanların risk alma isteğini güçlendirir


Teşekkür Etmek Bu Kadar Zor mu?

En basit görünen ama en az yapılan davranışlardan biri "Teşekkür etmek."

Teşekkür, bir zayıflık göstergesi, bir borç itirafı hele hele teslimiyet hiç değil. Teşekkür, aslında çok önemli bir şey söylüyor

"O dönemde bana iyi geldin.”


Ne kadar yazık ki kurumlar bunu hâlâ öğrenemedi. Her iş birliği sonsuza kadar sürmek zorunda değildir. Ama her ayrılık, saygın olmak zorundadır. Asıl olgunluk; göz açılınca bastonu kırmakta değil, göz açıldığında dönüp ona "teşekkür edebilmektedir"


Otuz yılı aşan iş hayatımda, hem kişisel deneyimlerim hem de şahit olduklarım bana şunu çok net öğretti:


Hayat bu, kapıyı nasıl kapattığımız çok çok önemli ve ihtiyaç duyduğumuzda düşünmeden el uzatanlar çok kıymetli.

Ve bir şey daha…

Çamur atanlar sayesinde “kişi kendinden bilir işi” sözünün ne kadar isabetli olduğunu da öğrendim. Çünkü başkasına isnat ettikleri her şeyi, ellerine fırsat geçtiğinde yapmaya en yatkın olan tiplerdi.


Bu bize yapıldığında mesele artık karşı taraf değil, bizim duruşumuzdur. Bir gerçeği kabul etmeliyiz herkes vefalı değil, maalesef böyle. Bunu kişisel bir yenilgi ya da kendi değerimizle ilgili bir sonuç de değil. İnsanların gücü arttıkça küçülen kandırıkçı hafızaları onların meselesi.


Bu duruma aynı sertlikle cevap vermek geçici bir rahatlama sağlar; ama uzun vadede insanı aynı yere çeker. Kuru kalabalık cümlelerin, uzun gerekçelerin, bahanelerin arasında asıl söylenmeyen ayıklandığında, ölçülü, sessiz ama net bir mesafe koymak en güçlü duruştur.


Bazı ilişkiler öğretir ve biter. Bunu kabul etmek insanı hafifletir. Önemli ve hayırlı olan oraya takılı kalmadan yola devam etmek.


Bugün bastonunu kırdığı, sessiz kaldığı ya da görmezden gelinen insan ya da kurumla yarın bambaşka koşullarda yollar yeniden kesişebilir. Krizler geçer, güç gelir geçer; ama duruş kalır.


Birlikte çalışmış olmak sadece bir kontrat değil, ortak bir hafızadır.

Duruş; teşekkürü yük gibi değil, hafıza gibi saklamak, kapıyı çarpmamak, hikâyeyi kirletmemek, emeği inkâr etmemektir.


Ne kadar yanlış olsa da bu durumlar hayatın içinde kaçamadıklarımızdan.

Önemli olan, yol ayrımı geldiğinde sergilenen duruş; yollar ayrıldığında kim olarak kaldığımızdır.


Herkese iyi pazarlar



Blog Yazıları



Yorumlar


bottom of page