top of page

MAC GYVER




Başlık bazılarına belki bir şey ifade etmiyor ama bizim nesil hemen hatırlayacaktır.


Bugünün gençlerinin 2016 versiyonunu bilme ihtimali daha yüksek. 80' lerin meşhur aksiyon dizi karakteri MacGyver, teknolojisi değil muhakemesiyle çalışan bir karakter, aslında bir karakterden çok bir zihniyetti.


Bugün çoğumuz çok şey biliyoruz.

Ya da bildiğimizi sanıyoruz.



Telefonlarımızda sınırsız veri, elimizin altında yapay zekâ var. Ama o bilgiler çoğu zaman zihnimizde dağınık yerlerde duruyor.

Bugün çoğumuz bilgiyi tüketiyoruz ama onunla yaşamıyoruz.

Bir makaleyi açıp hızlıca göz gezdiriyoruz. Bir videoyu iki kat hızda izliyoruz. Bir sunumu kaydedip “sonra bakarım” klasörüne atıyoruz.


Yeni nesli eleştiriyoruz ama kendine “eski” diyen nesilde de sessiz bir dönüşüm yaşanıyor. Makaleler okunmuyor, uzun metinler sabırla takip edilmiyor. Ortalama dikkat süresinin 1–2 dakika aralığına sıkıştığı söyleniyor.

Belki de en çarpıcı gerçek şu:

Okuma süremizi reels süresine indirdik.

 

Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamışken, öğrenmeye heves neden azaldı?

Belki de sorun öğrenmeye isteksizlik değil. Belki de sorun, öğrenmenin yerini hemen ulaşabilmenin almış olması.

Terminoloji mi sıkıyor bizi?

Uzun metinler mi yoruyor?

Yoksa asıl mesele “Zaten bir tıkla elimin altında… Gerekirse açar bakarım.” Kolaylığının konforu mu ?

Kolaylık kötü bir şey değil, aksine insanlık tarihi boyunca aradığımız şeylerden biriydi. Ama kolaylık bazen hafızamızı değil, reflekslerimizi değiştirir. Artık bilgiyi taşımak yerine, ona ulaşmanın yolunu taşır olduk.

 

Ama hayatın bazı anlarında arama çubuğu yoktur.


Bugünün gençleri belki adını bile duymamıştır ama klasik aksiyon kahramanlarından farklı olarak silah ve şiddet sevmeyen MacGyver’ın en önemli özelliği kas gücü değil, bilgi gücüydü.


Bir odaya kapatıldığında elinde mucizevi cihazlar olmazdı. Çoğu zaman sadece sıradan nesneler olurdu: bir ataç, bir bant, bir sakız…

Bir bölümde kilitli kaldığı yerden çıkmak için bir ataçı açıp kilidin iç mekanizmasını çözmüştü. Başka bir bölümde sızdıran bir boruyu sakızla kapatmış, basıncı kontrol altına alarak daha büyük bir felaketi önlemişti. Hatta basit kimyasal reaksiyon bilgisiyle küçük bir patlayıcıyı etkisiz hale getirdiği sahneler vardı.

Onu özel yapan şey elindeki malzemeler değildi.

Bildiklerini birleştirebilmesiydi.”


Öyle acayip şeyler yapardı ki evet kesinlikle abartılıydı, "yok artık" dedirtirdi ama bir taraftan da gerçekten yapılabilir mi sorusu zihnimizde canlanırdı, meraklandırırdı, gidip araştırmaya hatta denemeye teşvik ederdi. O sahneleri izlerken “Bu adam tüm bunu nasıl biliyor?” diye düşünürdük,

 

Cevap aslında basitti.

Çünkü öğrenmişti.

Çünkü tekrar etmişti.

Çünkü bildiklerini sonra bakarız klasöründe değil, zihninde taşımayı seçmişti ve hızlıca oldukları yerden çıkartıp birleştirerek kullanıyordu.


Bilmek başka şeydir. Bildiklerini bir araya getirip yeni bir çözüm üretmek başka.

Bu becerinin adı -Muhakeme

 

O bölümleri izlerken elimizde telefon yoktu, video durdurup geri sarma yoktu. Ama bir şey vardı: Merak.

Şimdi merak var mı, emin değilim.

Ama bildiğim bir şey var ki o da bilgiye ulaşmak kolay, olmayan şey “sabır”.


Bugün bambaşka bir alışkanlığın içindeyiz.

Okuyoruz ama ilişkilendirmiyoruz.

Bakıyoruz ama düşünmüyoruz.

Topluyoruz ama bağlamıyoruz.

Sonra kendimizi “Nasıl olsa gerektiğinde bakarım.” diye avutuyoruz. Öğrenmeyi erteliyoruz.

Ama kriz refleks ister ve refleks, sadece tekrar edilen ve içselleştirilen bilgiyle oluşur.


Peki kaliteli ve kalıcı öğrenme nasıl gerçekleşir?

Sadece okumakla ya da dinlemekle değil.

Kalıcı öğrenme, bilgiyle temas etmekle başlar. Onu sindirmekle, üzerine düşünmekle, başka bilgilerle ilişkilendirmekle…

Bir bilgi zihinde kalıcı hale gelmek istiyorsa üç şey ister: “Zaman. Tekrar. Bağ kurma.”


Öğrenme sadece zihinsel değil, biyolojik ve nörolojik bir süreç.


El ile yazmak mesela…Bugün nörobilim açıkça söylüyor: Kalemle yazmak, beynin birden fazla bölgesini aynı anda çalıştırıyor. Motor hareketler, görsel hafıza ve anlamlandırma merkezleri birlikte devreye giriyor ve bu yüzden el ile alınan notlar, sadece okumaktan çok daha kalıcı iz bırakıyor.

Eskiden defterlerimiz vardı. Benim hala her projem, her müşterim için ayrı ayrı defterlerim var. Sayfalar dolusu notlar, bilgiler, içinde yıldızlar, altı çizili cümleler, hatırlatmalar, karalamalar…

Ama bugünlerde çokça ekran görüntülerimiz de var. Dosyalar doluyor ama zihnimiz doluyor mu, emin değilim.

Matematiği düşünün…Formülleri okuyarak değil, işlem yaparak öğreniriz. Çünkü beynimiz bilgiyi sadece görmekle değil, yaparak kalıcı hale getirir.


El hafızası diye bir şey vardır. Bir işlemi tekrar ettiğinizde sadece zihniniz değil, kaslarınız da öğrenir. Bu yüzden yıllar sonra bile bisiklete binmeyi unutmayız. . Bu yüzden piyano çalan birinin parmakları düşünmeden doğru tuşa gider. Tuşlu telefonları hatırlayın, birinin numarası o an aklımıza gelmezse ahizeyi kaldırıp tuşlamaya başlardık.


Psikoloji de bilgiyle temas arttıkça, hatırlama ihtimali arttığını söylüyor. Yani bir bilgiyi sadece okumak değil, yazmak, anlatmak, uygulamak onu gerçekten öğrenmenin yollarıdır.

Belli ki günümüzün meselesi teknoloji değil. Mesele kolaylık arttıkça, temasın azalması.


Bilgi kırıntıları çoğalıyor ama bilgelik azalıyor.


Ne insanlar ne de çocuklar gerçekten öğreniyor. Çünkü ‘nasıl olsa ulaşırsın’ konforuna alıştırılmış, verileni olduğu gibi kabul etmeye teşvik edilen gencecik zihinler, bugün sınavda bir paragraflık matematik sorusunu çözmeye zorlanan ama amacının ne olduğu belirsiz öğrenmenin yerini performansa, anlamın yerini hız yarışına bıraktığı bir eğitim sistemin içinde büyüyor.

Oysa muhakeme, cevaba ulaşmak değil;

doğru soruyu sorabilmektir.


Bugün birçok kurumda süreçler tesadüfe bırakılmıyor. Mühendislik temelli süreç haritaları, otomasyon sistemleri, yapay zekâ destekli planlama araçları, performans ve satış takip sistemleri, her şey tasarlanmış durumda. Teknoloji artık kurumların kas gücünü büyütüyor. Ama bütün bu sistemlerin tam ortasında duran “İnsan”.


Süreç haritaları yol gösterir. Otomasyon sistemleri hızlandırır. Yapay zekâ seçenekler sunar. Ama karar veren, öncelik belirleyen ve harekete geçen hâlâ insandır.

Bazen toplantılarda tablolar açılıyor. Rakamlar akıyor. Grafikler yükseliyor, düşüyor. Hepimiz bakarken içimden “Bakıyorum ama burada gösterilen ne, ya da gösterilmeyen ne? Okuyoruz ama anlıyor muyuz? Kaydediyoruz ama gerçekten öğreniyor muyuz?” Soruları geçiyor.

 

Bir raporu okumak bilgi gerektirir. Ama o rapordan doğru kararı üretmek zekâ ister. Bir veri setine bakmak kolaydır ama o veriyi anlamlı bir aksiyona dönüştürmek yetenek ister.

Bir süreç çizmek mümkündür ama süreç bozulduğunda yeni yol bulmak, gerçek uzmanlık ister. Yetenek, bilgiyi aksiyona dönüştürebilme becerisidir.


Kurumlar sadece binalardan ya da sistemlerden oluşmaz. Kurumlar, insanların bildikleri ve o bilgileri nasıl birleştirdikleriyle ayakta durur. Tek tek bakıldığında herkes bir şey bilir ancak kurumlarda bireyler bildiklerini birbirine bağlayıp zekâyı konuşturamıyorsa, o kurumların kırılganlığı artar. Çünkü kriz anları bireysel bilgi değil, kolektif zekâ ve o zekâyı ortaya çıkaracak olan liderlik ister.


Bence konu ,

Elini kirletmekten korkmayan…

Not almaktan üşenmeyen…

Okuduğunu sorgulayan…

Bildiklerini birbirine bağlayan…

Ve gerektiğinde, arama çubuğuna ihtiyaç duymadan karar verebilen, MacGyver gibi düşünebilen insanlar yetiştirmek.


Çünkü kurumları ayakta tutan şey teknoloji, süreç ya da yapay zekâ değil, bildiklerini aksiyona dönüştürebilen insanlar.


Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu:

Biz bilgi mi biriktiriyoruz…yoksa gerçekten öğreniyor muyuz?

Daha da önemlisi:

MacGyver’lar hâlâ aramızda mı…yoksa onları yetiştirmeyi mi bıraktık?

 

Herkese iyi pazarlar

 


Yorumlar


bottom of page