top of page

Minority Report: Bir Gün Kaza Yapacağınızı Sigortacı Sizden Önce Bilirse?



Son günlerde basına yansıyan sosyal medya şirketlerine açılan davalar yalnızca teknoloji dünyasını değil, sigortacılığı da ilgilendiren yeni sorular ortaya çıkarıyor.


Kararlarımızı gerçekten biz mi veriyoruz? Yapay zekâ ve davranış verileri geliştikçe, bir gün risklerimizi sigortacılar bizden daha iyi tahmin edebilir mi? Ve daha önemlisi, bunun sınırını kim çizecek?


Geçtiğimiz günlerde sosyal medya şirketlerinin gençlerin ruh sağlığına zarar verdikleri iddiasıyla açılan davalarda milyonlarca dolarlık uzlaşmaya vardıkları haberlerini okurken bunları düşünmeye başladım.


Kararları gerçekten biz mi veriyoruz? Yoksa karar verdiğimizi düşündüğümüz birçok noktada görünmez yönlendirmelerin etkisi altında mı kalıyoruz? Açıkçası okuduklarım beni rahatsız etti. Çünkü burada tartışılan şey yalnızca sosyal medya değil. İnsan davranışının ne kadarının analiz edildiği, ne kadarının yönlendirilebildiği ve bunun ne kadarının ticari bir modele dönüştüğü. Bir noktadan sonra mesele teknoloji kullanımını aşarak insan iradesi, dikkat ve tercihlerin sınırlarına kadar uzanıyor. En düşündürücü tarafı bu.


Risk yönetiminde yıllardır insan davranışlarını anlamaya çalışıyoruz. Peki davranışlarımızı anlamaya çalışan sistemler, bir gün davranışlarımızı şekillendirmeye başladığında sınır nerede başlıyor?


Bana kalırsa konu artık sosyal medya şirketlerinin kullanıcıları platformda tutma hedefini çoktan aşıp insan davranışının ne kadarının yönlendirilebildiğine kadar uzandı


Çünkü dürüst olalım.


Bugünkü mesele yalnızca çocuklar değil. Belki de önce bizim meselemiz.


Araç kullanırken telefonuna bakan kaç kişiyiz?

Kırmızı ışıkta daha araç tam durmadan WhatsApp'a uzanan kaç kişiyiz?

Toplantıda telefonunu masaya ters koysa bile her titreşimde ekrana göz atanlardan mısınız?


Telefonu evde unuttuğumuzda gerçekten rahat kalabiliyor muyuz?

Bir restoranda yemek boyunca ekrana hiç bakmadan oturabiliyor muyuz?

Bir toplantı boyunca telefon kontrol etmeden durabiliyor muyuz?


Kendime de aynı soruyu soruyorum. Bu gerçekten bir ihtiyaç mı? Yoksa artık fark etmeden geliştirdiğimiz bir refleks mi?


Yıllardır trafik güvenliği kampanyalarında aynı cümleleri görüyoruz.

"Araç kullanırken telefon kullanmayın."

"Mesaj yazmayın."

"Dikkatinizi yola verin."


Bunların işe yaradığından çok emin değilim. Herkes bunun tehlikeli olduğunu biliyor ama yine de yapıyoruz.


Demek ki sorun bilgi değil. Sorun davranış. Daha doğrusu davranışlarımızı yöneten zamanla fark etmeden yerleşen görünmez alışkanlıklar.


Acaba bir bağımlılıktan mı bahsediyoruz, yoksa sadece yeni bir alışkanlıktan mı ? Açıkçası emin değilim. Hayatın doğal akışı içinde teknolojinin artık vazgeçilmez hale geldiği ortadayken, bir yanda dijital oyun ve sosyal medya bağımlılığı üzerine çalışan uzmanlar, klinikler ve hatta tedavi programları var. Bazen çevreme baktığımda ve kendimi de dürüstçe değerlendirdiğimde, bağımlılık kelimesini kullanmak çok da yanlış gelmiyor.


Çünkü tanım ne olursa olsun, davranışlarımız değişti. Telefonunu evde unutunca huzursuz olan, birkaç saat internet kesildiğinde öfkelenen, araç kullanırken gelen mesaja bakmadan duramayan, gece uyumadan önce son kez ekran kontrol edenler sadece çocuklar değil. Biz yetişkinler de benzer davranışları gösteriyoruz. Hatta büyüklerimiz de öyle. Belki de bu nedenle konu artık çocukları korumak olmaktan çıktı. Karşımızda bütün bir toplumun dikkatini, zamanını ve davranışlarını etkileyen yeni bir risk türü var.


İşte son dönemde sosyal medya ve oyun şirketlerine açılan davalar da tam bu noktaya odaklanıyor.

Davacıların iddiası şu:

Bu platformlar yalnızca kullanılan araçlar değil. Aynı zamanda insan davranışını yönlendirmek, dikkatini çekmek ve mümkün olduğunca uzun süre sistem içinde tutmak için tasarlanmış yapılar. Bu nedenle tartışma içeriklerden çok algoritmalara kayıyor.

Sonsuz kaydırma ekranları, bitmeyen bildirimler, otomatik oynatmalar, ödül mekanizmaları,

bir sonraki videonun merakı, acaba ne bildirim gelmiş beklentisi, kim beğenmiş , bir sonraki beğeni, bir sonraki yorum...


Bu davalarda ilk kez teknoloji dünyasında ürünün kendisi değil, insan davranışı üzerindeki etkisi tartışılıyor. Gelin görün ki bu konuda dava açanların önünde çok büyük bir engel var.


İspat.


Bir kişinin depresyonunun, kaygısının veya dikkat dağınıklığının tek sebebinin sosyal medya olduğunu söylemek oldukça zor. Belki de bu nedenle gelecekteki büyük davalar bağımlılık üzerinden değil, tespit edilen, bilinen riskler üzerinden ilerleyecek.


İşin sigortacılık tarafı da en az davaların kendisi kadar ilginç.

Haberleri okurken davaların kendisinden çok, bu davaların bir gün nerelere uzanabileceğini düşündüm. Çünkü hukuk sistemleri genellikle yeni riskleri ilk fark eden yapılar arasında yer alır. Sigortacılar da o risklerin ekonomik sonuçlarını hesaplamaya çalışır.


Öncelikle bu tür davalarda kamuoyunun düşündüğü gibi doğrudan kesilen cezalar genellikle sigorta tarafından karşılanmıyor. Açıkçası uzlaşılan rakamlar, sosyal medya devlerinin gelirleri düşünüldüğünde oldukça sembolik kalıyor. Ancak risk yönetiminde bazen rakamın kendisi değil, işaret ettiği yön önemlidir. Bana göre bu davalar, "İnsan davranışını etkilemek bir sorumluluk doğurur mu?" sorusunun ilk güçlü sinyallerinden biri. Eğer mahkemeler zaman içinde bu konuda daha net bir yaklaşım geliştirmeye başlarsa, bugün sembolik görünen uzlaşmalar geçmişte bazı büyük sorumluluk dosyalarında olduğu gibi çok daha yüksek tazminat taleplerine ve kamuoyunda "nükleer kararlar" olarak anılan süreçlere giden yolun ilk adımları olarak da hatırlanabilir.


Diğer taraftan yıllarca sürebilen dava süreçlerinin savunma giderleri, uzman raporları, bilirkişi incelemeleri ve hukuk masrafları milyonlarca dolara ulaşabiliyor. Bu nedenle özellikle Yönetici Sorumluluk (D&O), Teknoloji Mesleki Sorumluluk (Technology E&O) ve bazı durumlarda Medya Sorumluluk poliçeleri bu davaların yakın takipçisi.



Üstelik tartışma yalnızca bugünün hasarlarıyla da sınırlı değil. Eğer bir gün algoritmaların, oyun mekaniklerinin veya dijital platform tasarımlarının ölçülebilir sağlık riskleri yarattığı net bir kabul görürse; sağlık harcamaları, ruh sağlığı tedavileri ve bunların ekonomik sonuçları da farklı bir boyut kazanabilir. Şimdilik bunların önemli bölümü teorik tartışmalar olsa da, geçmişte tütün ve opioid davalarının da benzer şekilde başladığını hatırlamakta fayda var. Bu nedenle teknoloji şirketlerine açılan davalar yalnızca hukukçuların değil, sigortacıların ve risk yöneticilerinin de radarına girmiş durumda.


Ya bir gün bu davranışlar sigortacılığın da konusu haline gelirse?


Şimdilik biraz uzak gibi görünebilir. Ama aslında sigortacılık tarihi boyunca hep daha doğru veri aradı.

Önce yaşa baktık, sonra mesleğe, hasar geçmişine, sonra telematik sistemlerle sürüş davranışlarına. Yeni uygulamalarla artık elimizde yeni bir veri türü oluşuyor:

Davranış verisi.


Şöyle düşünün -Gelecekte bir araç yalnızca hızınızı ölçmüyor, araç hareket halindeyken telefona kaç kez baktığınızı da biliyor-WhatsApp açıp açmadığınızı , sosyal medya uygulamalarına bağlanıp bağlanmadığınızı tespit ediyor, bunu yaparken ne yazdığınızı, kiminle konuştuğunuzu ya da genel mesajı değil ama sadece dikkatinizin yoldan ne kadar koptuğunu biliyor. Böyle böyle milyonlarca sürücünün verisini analiz ettikten sonra şu sonuca ulaşıyor:

"Araç kullanırken yoğun telefon kullanan sürücülerde hasar frekansı anlamlı şekilde daha yüksek."

O zaman ne olacak?


Telefonunu sürüş sırasında hiç kullanmayan sürücü ile sürekli ekran kontrol eden sürücü aynı primi mi ödemeli? Daha yüksek risk üreten daha yüksek prim öderse buna adil mi diyeceğiz?

Yoksa buna mahremiyet ihlali mi diyeceğiz?


Geleceğin sigortacılık tartışması bu noktada başlayabilir.


Bir tarafta aktüeryal adalet var. Yani riski daha doğru ölçmek. Diğer tarafta ise bireysel özgürlükler ve mahremiyet.


Üstelik mesele yalnızca telefon da değil. Bugün zaten uyku düzenini, günlük ekran süresini ölçebiliyoruz hatta stres ve dikkat seviyesini de. Sürüş sırasında telefon kullanımı da ölçülebiliyor.

Bir noktadan sonra soru şu hale geliyor: Bu kadar veriyle sigortacılık riski mi ölçüyor, yoksa insanları mı puanlıyor?


Başrolünde Tom Cruise un oynadığı Minority Report filmini hatırlarsınız. Filmde insanlar işledikleri suçlar nedeniyle değil, suç işleme ihtimalleri nedeniyle yakalanıyordu.

Filmin temel sorusu son derece rahatsız ediciydi:

Bir insanı yaptığı şey için mi değerlendiririz, yoksa yapma ihtimali olan şey için mi?


Sigortacılık elbette kimseyi cezalandırmayı amaçlamıyor, yıllardır olasılıkları fiyatlıyor.

Bir binanın yanacağını bilmiyoruz. Bir aracın kaza yapacağını bilmiyoruz. Bir şirketin dava edileceğini bilmiyoruz. Ama bunların olasılıklarını hesaplıyoruz.


Fakat yapay zekâ, bağlantılı araçlar ve davranış verileri geliştikçe bu olasılıklar çok daha yakından ölçülmeye başlanacak gibi görünüyor. Mesela otonom araçlar yaygınlaştığında ne olacak?


Belki de araç kullanırken telefona bakmak artık bir problem olmaktan çıkacak. Çünkü aracı insan değil, sistem kullanacak. Belki trafik kazaları azalacak, dikkat kaynaklı hasarlar düşecek.


Ama bu kez başka bir risk doğmayacak mı?

Bugün en azından direksiyon başında ekrandan uzak kalmamız gereken zamanlar var.

Yarın araç bize: "Yolu ben hallediyorum, sen ekrana dönebilirsin" derse ne olacak?

Hayatımızın zaten büyük bölümünü kaplayan ekranlar, yolculuk sürelerini de tamamen ele geçirmeyecek mi?


Böylece trafik güvenliği sağlanacak ama bir yandan dikkat ekonomisi daha da güçlenecek.


Bir konu daha var.

Diyelim ki gelecekte araçlar gerçekten sürüş sırasında telefon kullanımını, dikkat dağınıklığını veya riskli davranışları ölçebiliyor. Peki bu gerçekten adil bir fiyatlama sistemi yaratır mı?

İlk bakışta araç kullanırken sürekli telefonuyla ilgilenen bir sürücü daha yüksek risk yaratıyorsa neden daha yüksek prim ödemesin demek mantıklı gelebilir. Fakat konu biraz derinleşince işler karışıyor.

Örneğin teknolojiyi çok az kullanan bir sürücüyü düşünelim. Telefonla neredeyse hiç ilgilenmiyor hatta sosyal medya hesabı bile olmayabilir. Ama kullandığı yollar daha riskli, aydınlatma yetersiz olabilir, belki şehir dışındadır yollarda önüne hayvan çıkma riski daha yüksek olabilir. Aracı daha eski olabilir, daha fazla kilometre yapıyor olabilir. Yani sonuçta hasar olasılığı yine yüksek çıkabilir.


Bu nedenle geleceğin sigortacılığı riskli muhtemelen tek bir davranışla değil, telefon kullanımı, sürüş alışkanlığı, araç özellikleri, yol koşulları ve daha birçok değişken birlikte değerlendirilecek.


Başta da yer verdiğim gibi aklımdaki soru daha büyük.

Eğer teknoloji sayesinde insanların davranışlarını giderek daha detaylı ölçebiliyorsak, sınırı nerede çizeceğiz?

Çünkü sigortacılık yalnızca fiyatlama işi değil aynı zamanda riskin toplum içinde paylaşılması fikridir. Teknoloji bir gün herkesi kusursuza yakın ölçebilir hale gelirse, daha doğru fiyatlama elde edilir.

Ama bunun karşılığında sigortacılığın temelindeki risk paylaşımı fikri neye dönüşecek.


Belki de Minority Report'un asıl hatırlattığı geleceği tahmin edebilmek kadar, o bilgiyi ne kadar kullanacağımıza karar vermenin de önemli olduğu.


Devletlerin son dönemde çocukları korumaya yönelik sosyal medya kullanım limitleri, yaş doğrulama sistemleri, gece bildirim kısıtlamaları, algoritma düzenlemeleri gibi girişimleri var. İlk bakışta bunların amacı geleceğin insanları, çalışanları, girişimcileri , bilim insanları olan çocukları korumak gibi görünse de devletler bu şekilde aslında geleceği korumaya çalışıyor.


Aynı şekilde sigortacılık da gelecekteki hasarları azaltmaya çalışıyor. Bu açıdan bakınca ikisinin ortak noktası var. İkisi de geleceğe yatırım yapıyor.


Belki de dijital çağın yeni sorusu şu:

Dikkat de korunması gereken bir risk alanı mıdır?


Eğer dikkat gerçekten ekonomik değer üreten bir kaynaksa, eğer dikkat kaybı sağlık maliyetleri, verimlilik kayıpları ve kaza riskleri yaratıyorsa, o zaman sigortacılığın da bir gün bunu risk yönetiminin parçası olarak değerlendirmesi şaşırtıcı olmayacaktır.


Bence burada çok önemli bir sınır var. Sigortacılığın ve risk yönetiminin amacı insanları cezalandırmak değil- mesela yangın sigortasında bina sahibini cezalandırmak değil, yangını önlemektir, İş güvenliğinde işvereni cezalandırmak değil, kazayı önlemektir.


Dijital çağda da doğru yaklaşım bu olabilir. İnsanları daha fazla izleyen, puanlamak değil, daha güvenli davranışları teşvik eden bir sigortacılık.



Bugün sosyal medya şirketlerine açılan davalar gençlerin ruh sağlığı üzerinden yürütülüyor olabilir. Ama bana kalırsa asıl tartışma çok daha büyük.

Çünkü insanlık ilk kez dikkatini bu kadar yoğun biçimde satın alan sistemlerle karşı karşıya.

Bunun sınırını kim çizecek? Regülatörler mi? Mahkemeler mi? Teknoloji şirketleri mi?

Sigortacılar mı? Yoksa yine her zamanki gibi önce hasarlar yaşanacak, sonra mı öğrenmeye başlayacağız?

Bilmiyorum.


Sanki bu soru hepimizin düşündüğünden de daha yakın. Çünkü mesele dikkatimizin, davranışlarımızın ve tercihlerimizin ne kadarının gerçekten bize ait olduğu.


Kararları gerçekten biz mi veriyoruz?

Yoksa bize karar verdiğimizi hissettiren sistemler mi var? Bu iş nereye varacak?


Belki de geleceğin en büyük risklerinden biri yangın, deprem ya da siber saldırı değil.

İnsan davranışının görünmez biçimde yönlendirilmesi olacak.




Yorumlar


bottom of page