15 MAYIS- SESSİZ SEDASIZ GEÇEN BİR "DÜNYA İKLİM GÜNÜ"
- Zeynep Turker

- 5 gün önce
- 8 dakikada okunur

Geçtiğimiz hafta sessiz sedasız geçen ama aslında hepimizi ilgilendiren önemli bir gün vardı: 15 Mayıs Dünya İklim Günü.
İklim değişikliği keşke sadece yanımıza bir hırka ya da şemsiye almakla sınırlı kalsaydı.
Oysa artık hemen her gün haberlerde başka bir görüntü görüyoruz. Bir şehir sele teslim oluyor, başka bir bölgede dolu araçları ve ekinleri vuruyor, bir yerde aylarca emek verilen meyveler don yüzünden bir gecede yok oluyor, başka bir yerde toprak kuruyor, su çekiliyor. İnsanlar kimi zaman evsiz, kimi zaman çaresiz kalıyor. Kaybolan yalnızca ürünler, arabalar ya da çatılar değil; yılların emeği, birikimi, düzeni, bazen de hayatların kendisi oluyor. Doğa her zaman güçlüydü belki ama artık çok daha sert, çok daha öngörülemez ve çok daha maliyetli bir dönemin içinden geçiyoruz.
15 Mayıs “Dünya İklim Günü” artık yalnızca çevre aktivizmiyle ilişkilendirilen sembolik bir gün değil. Türkiye’de iklim gündemi uzun süre daha çok ağaç dikme, geri dönüşüm ve çevre temizliği ekseninde ilerledi. Oysa küresel reasürans piyasasında tablo artık çok daha sert okunuyor. İklim değişikliği bugün yalnızca çevresel bir mesele değil; ekonomik dayanıklılığı, sermaye yapısını, üretim zincirlerini ve sigortalanabilirliği etkileyen doğrudan bir finansal risk olarak değerlendiriliyor.
Blogda ve Dünya Gazetesi’ndeki “İklim Kanunu ve Sigortaya Etkileri” başlıklı yazımda da tam bu kırılma noktasına dikkat çekmiştim. CBAM, karbon piyasaları, enerji dönüşümü, veri merkezleri, D&O, siber riskler ve tedarik zinciri kırılmalarıyla birlikte sigortanın nasıl yeniden şekillendiğini; iklim risklerinin artık şirketlerin bilançosu, yatırım kararları ve operasyonel dayanıklılığı üzerinde doğrudan etkili olduğunu vurgulamıştım. Çünkü mesele artık yalnızca “iklimi korumak” değil; değişen risk düzeninde ekonominin nasıl ayakta kalacağını yönetebilmek.
Sigorta sektörü için iklim değişikliği bir çevre meselesinden çok daha fazlası. Dünyanın en büyük reasürans şirketlerinin yayınlarına, Birleşmiş Milletler’in gündemine ve finansal sistem tartışmalarına bakıldığında iklim değişikliği giderek daha fazla “ekonomik dayanıklılık” ve “risk finansmanı” başlığı altında ele alınıyor.
Çünkü mesele artık sadece doğanın korunması değil. Mesele;
hangi risklerin sigortalanabileceği,
hangi bölgelerin yaşanabilir kalacağı,
hangi şirketlerin finansal olarak ayakta kalabileceği
ve büyük afetlerin maliyetini kimin üstleneceği.
Bugün küresel reasürans piyasası iklim değişikliğini artık “geleceğin riski” olarak değil, bugünün bilanço baskısı olarak tanımlıyor.

Munich Re verilerine göre 2025 yılında doğal afetlerin küresel ekonomik maliyeti yaklaşık 224 milyar dolar seviyesine ulaştı. Bunun yaklaşık 108 milyar dolarlık kısmı sigortalıydı. Yani dünyanın önemli bir bölümü hâlâ afetlerin finansal yükünü doğrudan taşımaya devam ediyor.
Bu durum reasürans piyasasında artık çok daha sık kullanılan , her fırsatta söylediğimiz bir kavramı öne çıkarıyor:
“Koruma açığı” (Protection Gap).
Yani ekonomik kayıp ile sigorta sisteminin karşıladığı kayıp arasındaki fark.
Ve bu fark büyüyor.
Koruma Açığı Neden Bu Kadar Kritik?
Bugün dünyanın birçok bölgesinde doğal afetlerin ekonomik etkisi hızla büyürken, sigortalılık aynı hızda artmıyor. Bu sadece bizim sorunumuz değil.
Örneğin:
2021 Almanya'daki seller sonrasında ortaya çıkan tablo da iklim kaynaklı koruma açığının Avrupa’daki en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Ekonomik zarar yaklaşık 40 milyar euro seviyesine yaklaşırken sigortalı kayıplar bunun oldukça altında kaldı. Avrupa’nın en güçlü ekonomilerinden birinde bile binlerce insan evsiz kaldı, altyapılar çöktü, işletmeler faaliyetlerini durdurdu ve afetin finansal yükünün önemli bölümü doğrudan kamuya ve bireylere kaldı. Bu felaket sonrası Almanya’da zorunlu afet sigortası ve iklim risklerine karşı finansal dayanıklılık tartışmaları başladı.
2023 yılının en çarpıcı iklim ve afet örneklerinden biri olarak hafızalara kazınan Hawaii’nin Maui Adası’nda çıkan yangınlar yalnızca evleri değil; bir kasabanın tarihini, turizmini, ekonomisini ve insanların hayatlarını da yok etti. Yüzden fazla insan hayatını kaybettiği binlerce yapının hasar gördüğü, milyarlarca dolarlık ekonomik kayba neden olan yangınlar, iklim değişikliğinin artık yalnızca çevresel değil; sosyal ve ekonomik dayanıklılığı da doğrudan etkileyen küresel bir risk haline geldiğini gösteren en güçlü örneklerden biri oldu.
2022'de Pakistan'ı vuran seller iklim krizinin gelişmekte olan ülkelerde nasıl çok daha ağır sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Milyonlarca insanın etkilendiği sellerde ekonomik kayıplar on milyarlarca dolara ulaşırken sigortalı zarar son derece düşük kaldı. Bu tablo, iklim değişikliğinin yalnızca doğal bir afet değil; aynı zamanda ciddi bir ekonomik dayanıklılık ve koruma açığı sorunu olduğunu da ortaya koydu.

Seller ve Türkiye
Son haftalarda Türkiye’nin birçok bölgesinde yaşanan sel ve aşırı yağışlar, iklim riskinin artık yalnızca çevresel değil; doğrudan ekonomik bir risk olduğunu yeniden gösterdi. Etkiler yalnızca konutlarla sınırlı kalmadı; kasko, tarım, yangın, enerji, lojistik ve iş durması branşlarına kadar yayıldı. Karadeniz’de özellikle Samsun’un Havza ilçesinde yaşanan yoğun yağışlar sonrası ortaya çıkan görüntüler; taşan dereler, su altında kalan yollar, zarar gören tarım alanları ve günlük hayatın durma noktasına gelmesi iklim kaynaklı aşırı hava olaylarının artık ne kadar kısa sürede ciddi ekonomik etki yaratabildiğini bir kez daha gösterdi. Benzer şekilde Antalya’da kısa süreli yoğun yağış sonrası yolların ve alt geçitlerin su altında kalması, iklim riskinin artık yalnızca meteorolojik bir olay değil; şehir altyapısı, ulaşım sürekliliği ve yerel ekonomi açısından da önemli bir dayanıklılık testi haline geldiğini ortaya koydu.
Son haftalardaki yoğun yağışlar araçların sele kapılıp pert olmasının yanı sıra özellikle araç su alma hasarları, elektronik sistem arızaları, motor hasarları, dolu kaynaklı kaporta zararları nedeniyle kasko dosyalarında artış yarattı.
Modern araçların özellikle sensör, kamera, batarya, elektronik kontrol ünitesi
yoğunluğu nedeniyle artık “su hasarı” yalnızca mekanik değil, yüksek maliyetli elektronik hasara dönüşüyor. Özellikle elektrikli araçlar açısından bu risk daha hassas hale geliyor.
Türkiye’de son haftalarda yaşanan sellerin etkisi yalnızca su baskını yaşayan evler ve araçlarla sınırlı kalmadı. Özellikle organize sanayi bölgeleri, depolar, lojistik merkezleri, liman bağlantıları ve enerji altyapıları üzerinde de ciddi operasyonel sorunlar yarattı. Birçok işletmede üretim duruşları, stok zararları, sevkiyat gecikmeleri ve enerji kesintileri yaşandı. Özellikle su baskınlarından zarar gören trafo merkezleri, enerji dağıtım hatları ve altyapılar sanayi üretimini doğrudan etkileyerek, fiziksel hasarın kendisinden çok; üretimin durması, teslimat zincirinin aksaması ve nakit akışının bozulması daha büyük ekonomik kayıp yaratabiliyor. İklim kaynaklı aşırı yağışlar artık yalnızca meteorolojik bir olay değil; sanayi sürekliliği, enerji güvenliği ve tedarik zinciri dayanıklılığı açısından da önemli bir risk haline geliyor.
Don ve Türkiye
Asıl kırılgan alanlardan biri ise tarım.2025 ve 2026 döneminde don, kuraklık, aşırı yağış, dolu,
ani sıcaklık değişimleri özellikle tarım üretiminde ciddi kayıplar yarattı. Bir çok bölgede yaşanan don olayları yalnızca tarımsal üretimi değil; gıda fiyatlarını, tedarik zincirini ve kırsal ekonomik dayanıklılığı da etkiledi. Bir gecede kaybedilen ürünler aslında yalnızca çiftçinin değil; market raflarından ihracata kadar uzanan daha büyük bir ekonomik zincirin kırılganlığını gösterdi.
Bu TARSİM açısından da önemli bir stres testi anlamına geliyor. Tarımda parametrik sigortalar ve veri destekli risk modelleri daha fazla konuşulmaya başlandı.
Sigorta sektörü açısından asıl sorun artık yalnızca hasarların büyüklüğü değil, bu olayların çok daha sık yaşanmaya başlaması. Bu durum reasürans maliyetlerinden sermaye ihtiyacına kadar tüm sistemi etkiliyor.
İklim değişikliği artık sadece çevreyi değil; bilançoları, operasyonları ve sigortalanabilirliği de değiştirirken bu tablo artık sadece çevresel değil kamusal maliye, bankacılık sistemi, yatırım piyasaları ve toplumsal dayanıklılık açısından da kritik hale geliyor.
Swiss Re Institute raporlarında doğal afet kaynaklı sigortalı kayıpların reel olarak büyümeye devam ettiğini vurguluyor. Özellikle
aşırı sıcaklar,
orman yangınları,
ani seller,
dolu fırtınaları,
enerji altyapıları,
veri merkezleri
reasürans piyasasının yeni stres alanları arasında gösteriliyor.
Aon 2026 Afet Özeti verilerine göre yalnızca 2026’nın ilk çeyreğinde dünyadaki doğal afetlerin ekonomik maliyeti 37 milyar dolar, sigortalı kaybı ise yaklaşık 20 milyar dolar oldu. Küresel koruma açığı hâlâ yüzde 46 seviyesinde.
Bu nedenle küresel sigorta sektörü artık yalnızca hasarı ödeyen bir yapı olmaktan çıkıp dayanıklılık finansmanı, parametrik sigortalar, erken uyarı sistemleri, afet hazırlığı, iklim adaptasyonu gibi alanlara yöneliyor.
Geçtiğimiz hafta gündeme gelen Uluslararası Sıfır Atık Forumu haberleri de aslında iklim tartışmalarının nasıl yön değiştirdiğini gösteriyordu. 5–7 Haziran’da İstanbul’da düzenlenecek forumun “Antalya’ya Giden Yol” temasıyla COP31 sürecine bağlanması dikkat çekici. Uzun yıllar daha çok geri dönüşüm ve çevre farkındalığı ekseninde ilerleyen söylem artık doğrudan şehirlerin iklim dayanıklılığına, kaynak yönetimine, döngüsel ekonomiye, gıda kaybına, su stresine ve sürdürülebilir finansmana bağlanıyor. Bu değişim önemli. Çünkü iklim konusu artık yalnızca çevrecilerin gündemi değil; belediyelerin, yatırımcıların, enerji altyapılarının ve sigorta sektörünün de doğrudan risk alanına dönüşüyor.

COP31 ve Sigorta Sektörünün Yeni Rolü
Bu yıl iklim gündeminin önemli başlıklarından biri de United Nations Climate Change Conference hazırlıkları. (COP- Conference of the Parties-Tarafların Konferansı)
COP süreçleri uzun yıllar boyunca daha çok emisyon azaltımı, enerji dönüşümü, karbon politikaları ekseninde ilerledi. Ancak artık “iklim finansmanı” ve “dayanıklılık” başlıkları çok daha güçlü konuşuluyor.
Çünkü bugün dünyanın temel problemi yalnızca karbonu azaltmak değil; artan afet maliyetlerini finanse edebilmek.
Bu nedenle sigorta sektörü, reasürans kapasitesi, afet havuzları, kamu-özel iş birlikleri, parametrik çözümler, koruma açığının azaltılması COP gündemlerinde giderek daha merkezi hale geliyor.
Özellikle gelişmekte olan ülkelerde şu soru kritik:
İklim değişikliğinin yarattığı ekonomik kaybı kim taşıyacak?
Türkiye açısından da COP31 ayrı bir önem taşıyor. 2026 yılında Antalya’da düzenlenmesi planlanan Birleşmiş Milletler İklim Süreci (UNFCCC) çerçevesinde yürütülen hazırlıklar, iklim konusunun yalnızca çevresel değil; ekonomik ve finansal boyutunu da daha görünür hale getiriyor.
Türkiye Sigorta Birliği (TSB) tarafından yayımlanan 2026 Durum Belgesi’nde COP31’e Green Pavilion kapsamında katılımın, COP31’in Türk sigorta sektörü açısından yalnızca sembolik bir iklim etkinliği değil; uluslararası görünürlük ve stratejik konumlanma fırsatı olduğu vurgulanıyor. TSB, sektörün Green Pavilion çatısı altında yer almasını; afet finansmanı, iklim dayanıklılığı, tarım riskleri, koruma açığı ve sürdürülebilir finansman alanlarında Türkiye’nin sigorta kapasitesini uluslararası paydaşlara anlatabilecek önemli bir platform olarak değerlendiriyor.
Bu yaklaşım, sektörün uzun yıllardır sıkıştığı trafik ve kasko ekseninden çıkıp ilk kez küresel ölçekte ‘iklim riskinin finansal mimarisi’ içinde kendine daha görünür bir rol aradığını gösteriyor.
Çünkü iklim değişikliği artık yalnızca çevre politikalarının konusu değil; sigorta kapasitesinin, kamusal afet finansmanının, yatırım güvenliğinin ve ekonomik dayanıklılığın da konusu.
Türkiye’nin Koruma Açığı
Türkiye açısından konu çok daha hassas. Çünkü Türkiye yalnızca deprem riski taşıyan bir ülke değil. Aynı zamanda sel, kuraklık, orman yangınları, aşırı sıcaklık, tarımsal kayıplar, sanayi yoğunlaşmaları, lojistik kırılganlıklar gibi çok katmanlı risklerle karşı karşıya.
2023 Kahramanmaraş Depremleri sonrası ortaya çıkan tablo aslında bunu çok net gösterdi. Birçok işletme yalnızca fiziksel hasardan değil üretim kaybından, nakit akışı bozulmasından, müşteri kaybından, tedarik zinciri kırılmalarından etkilendi.
Yani hasarın önemli bölümü bina değil, faaliyet kaybıydı.
Türkiye’de hâlâ en büyük koruma açıklarından biri eksik sigorta problemi. Sonuçta sigortalı olduğunu düşünen birçok işletme hasar anında ciddi finansman açığıyla karşılaşıyor.
Aslında bugün Türkiye’de kritik soru “Sigortalı mıyız?” değil, “Yeterince sigortalı mıyız?”
Türkiye’de İklim Günü ve Sigorta Sektörü
Türkiye’de Dünya İklim Günü iletişimi hâlâ daha çok farkındalık, sürdürülebilirlik, çevre bilinci,
karbon azaltımı, ESG ekseninde ilerliyor.
Bu yıl belediyeler iklim panelleri düzenledi, üniversiteler farkındalık etkinlikleri yaptı, CDP Türkiye sürdürülebilirlik ve iklim raporlaması odaklı konferanslar gerçekleştirdi.
Bugün küresel piyasa reasürans maliyetlerini, sigortalanabilirlik krizini, koruma açığını, sermaye baskısını, devlet destekli afet finansmanını çok daha açık tartışırken , küresel piyasadaki bu ton henüz Türkiye’de tam anlamıyla işitilmiyor.
Türkiye’de iletişim hâlâ daha çok “sürdürülebilirlik” ve “farkındalık” ekseninde ilerliyor. Oysa Türkiye gibi afet riski yüksek ülkelerde iklim konusu aynı zamanda ekonomik güvenlik, sanayi dayanıklılığı ve toplumsal finansal direnç meselesi. Çünkü artık mesele yalnızca çevreyi korumak değil; üretimin, enerji altyapılarının, şehirlerin ve ekonomik düzenin bu yeni risk ortamında nasıl ayakta kalacağını yönetebilmek.
Bazı sigorta şirketleri son dönemde iklim değişikliği, afet dayanıklılığı ve sürdürülebilirlik konusunda daha görünür paylaşım ve çalışmalar yapıyor. Axa’nın global çizgisi uzun süredir “İklim değişikliği artık sigortacılığın çekirdek konusu” yaklaşımına dayanıyor, Anadolu Sigorta sürdürülebilirliği şirketin tüm süreçlerine entegre ettiklerini vurgulayan paylaşımlar yaptı, global şirketler net sıfır hedefleri ve iklim dayanıklılığı çalışmalarına vurgu yapıyor. Bazı sigorta şirketlerinin yaklaşım ve açıklamalarını da yazının sonunda örnek olarak ekledim.
Belki de asıl sorun, iklim krizinin artık hayatın tam ortasında olmasına rağmen hâlâ hak ettiği ciddiyetle konuşulmaması. Çünkü iklim değişikliği artık enflasyondan tedarik zinciri sorunlarına, enerji maliyetlerinden tarımsal kayıplara kadar birçok başlığın yanında o kadar sık anılıyor ki, zamanla zihinde sıradanlaşmaya başlıyor. Oysa bu bir “bahane” değil; ekonomiden üretime, şehirlerden sigortaya kadar yeni dönemin en temel risklerinden biri.
Çünkü iklim değişikliği artık yalnızca çevreyi değil; bilançoları, yatırımları, şehirleri ve sigortalanabilir geleceği de değiştiriyor.
Sigorta sektörü ise tam bu kırılma noktasında duruyor. Çünkü sigorta yalnızca hasarı ödeyen bir sistem değil; riskin nerede büyüdüğünü, hangi alanların kırılganlaştığını ve geleceğin maliyetini en erken gören sektörlerden biri.
Belki de artık asıl soru şu:
İklim değişikliğine sadece uyum sağlamaya mı çalışacağız, yoksa ekonomiyi ve hayatı bu yeni risk düzenine göre yeniden mi tasarlayacağız?”
Çünkü iklim değişikliği artık geleceğin problemi değil.
Hasar dosyalarında, tarım kayıplarında, enerji altyapılarında, reasürans maliyetlerinde ve şehirlerin kırılganlığında çoktan bugünün gerçeği oldu.
Ve belki de en tehlikeli dönem, bu büyük dönüşümün artık kimseyi şaşırtmamaya başladığı dönem.
#DunyaIklimGunu #ClimateChange #COP31 #Antalya2026 #Sustainability #Sigorta #Reinsurance #RiskManagement #ProtectionGap #IklimDegisikligi #ClimateRisk #EconomicResilience #ESG #Insurance #DisasterRisk #SupplyChain #BusinessContinuity #ParametricInsurance #EnergyRisk #Sigortalanabilirlik
Blog Yazıları
Zorunluluk mu Fırsat mı ? Yeşil Dönüşüm ve Sigorta - Yeşil Seri
Basın
Dünya Gazetesi Zeynep Türker - Sözün Özü Sigorta köşe yazısı
Kaynaklar



Yorumlar