TOPRAK-SU- HAVA- ATEŞ "Dört element, tek güvence" 5. Uluslararası Sigorta Zirvesi'nin ardından
Sigorta Haftası'nın en önemli buluşmalarından biri olan 5. Uluslararası Sigorta Zirvesi, bu yıl İstanbul Finans Merkezi'nde, “From Risk to Resilience: Insurance on the Road to COP31” temasıyla gerçekleşti.

Toprak, hava, su ve ateş. Dört element, tek güvence.
Güzel bir tema. Üstelik yalnızca bir iletişim çalışması değil; sigortacılığın bugün karşı karşıya olduğu en önemli dönüşüm ihtiyacını da anlatıyor.
Zirve boyunca konuşulanları dinlerken bir yandan da birkaç gün önce Rotterdam'da katıldığım FERMA Forum'daki tartışmaları düşündüm. Avrupa'da risk yöneticileri, sigortacılar ve reasürörler yeni riskleri, değişen kapasite ihtiyaçlarını, yapay zekâyı ve kurumsal dayanıklılığı tartışıyordu. İstanbul'da ise iklim değişikliği, finansman, sigortaya erişim ve toplumun dayanıklılığı konuşuldu.
İki farklı platform, farklı katılımcılar, farklı gündemler. Ama dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz.
Riskleri biliyoruz. Kaynaklarımız da var. Peki neden hâlâ yeterince hazırlıklı değiliz?
Biraz da kendimize bakalım
Zirvenin açılış konuşmalarında sektörün büyüklüğünü, finansal performansını, son dönemde atılan düzenleyici adımları ve önümüzdeki dönemin beklentilerini dinledik.
Ev sahibi İstanbul Finans Merkezi'nin Genel Müdürü Ahmet İhsan Erdem, sigortacılığın güçlü bir finansal sistemin ayrılmaz parçası olduğunu vurguladı. İklim değişikliğine uyum ve finansal dayanıklılık açısından sigorta sektörünün stratejik rolüne dikkat çekerken, düşük karbonlu ekonomiye geçişte finans, sigorta ve teknoloji sektörlerinin birlikte hareket etmesi gerektiğini söyledi. İstanbul Finans Merkezi'nin bütünleşik finans ekosistemi ve sunduğu imkânlar da bu iş birliği açısından önemli bir fırsat.
Türkiye Sigorta Birliği Başkanı Ahmet Yaşar, 2026'nın ilk sekiz ayında prim üretiminin 972 milyar TL'ye ulaştığını, bireysel emeklilik fon büyüklüğünün ise 2,7 trilyon TL seviyesine geldiğini paylaştı. Koruma açığının azaltılması, sigortalı haklarının korunması ve toplumsal güvenin güçlendirilmesi gerektiğine de dikkat çekti.
SEDDK Başkanı Davut Menteş'in açıkladığı 2026 yıl sonu tahminleri de dikkat çekiciydi: 5,5 trilyon TL aktif büyüklüğü, 1,7 trilyon TL prim üretimi, 659 milyar TL özsermaye ve 240 milyar TL net kâr.
Bunlar küçümsenecek rakamlar değil. Üstelik sermaye yeterliliğinin güçlendirilmesi, mali bünyelerin rehabilitasyonu, denetim ve hasar süreçlerinin iyileştirilmesi konusunda da önemli adımlar atılıyor.
Ama benim SEDDK Başkanı'nın konuşmasında özellikle dikkatimi çeken bölüm, rakamlardan ziyade sektörün kaynakları ve bu kaynaklarla ortaya koyduğu sonuçlar arasında yaptığı karşılaştırmaydı. Farklı sektörlerdeki deneyimlerinden hareketle, sigorta sektörünün sahip olduğu kaynaklarla ürettiği çıktılar arasında ciddi bir mesafe bulunduğunu söyledi. Sektörün yapacak çok işi olduğuna dikkat çekti.
Bence günün üzerinde en fazla düşünülmesi gereken mesajlarından biriydi.
Çünkü mesele yalnızca ne kadar büyüdüğümüz değil. Bu büyüklükle ne yaptığımız.
Trilyonlarla ifade edilen finansal kaynaklarımız var. Uluslararası reasürans piyasalarına erişimimiz, güçlü teknik kadrolarımız, gelişmiş veri altyapımız ve onlarca yıllık hasar deneyimimiz var.
Buna karşılık sigorta koruma açığımız hâlâ büyük. Risk azaltma yatırımlarında yeterince etkili değiliz. Sigortaya erişimde önemli sorunlarımız var. Sigortanın ekonomik ve toplumsal değerini anlatmakta bile zaman zaman zorlanıyoruz. Demek ki mesele yalnızca kaynak meselesi değil.
Kaynağı sonuç üretecek şekilde kullanabilme meselesi.
Dün olan yarın da aynı şekilde olmayacak
Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Levent Kurnaz'ın sunumu, iklim risklerine bakışımızı sorgulatan bölümlerden biriydi. Kurnaz'ın üzerinde durduğu soru son derece yalın:
Bugün yaşadığımız, ürettiğimiz ve yatırım yaptığımız yerleri geleceğin iklimine göre mi planlıyoruz?
Bir sanayi tesisini, bir limanı, bir enerji santralini ya da yeni bir yerleşim alanını düşünelim.
Yatırım kararı alınırken hangi iklim verilerine bakıyoruz? Geçmişte yaşanan afetlere mi, yoksa tesisin ekonomik ömrü boyunca karşılaşabileceği koşullara mı?
Kurnaz'ın da vurguladığı gibi, iklim senaryoları birer kehanet değil. Farklı tercihlerimizin bizi nereye götürebileceğini gösteren araçlar. Bir bölgede su kaynakları azaldığında yalnızca tarım etkilenmiyor. Enerji üretimi düşebiliyor, maliyetler artıyor, sanayi üretimi zorlanıyor, tedarik zincirleri aksıyor.
Birbirine bağlı risklerden söz ediyoruz.
İşte tam burada sigortacılığın geleneksel yaklaşımını sorgulamamız gerekiyor. Bir tesisin yanlış yerde kurulmasına karar verildikten, finansmanı sağlandıktan ve inşaatı tamamlandıktan sonra sigortacı olarak masaya oturmak yeterli mi? Riskin önemli bir kısmı daha yatırım kararı verilirken oluşuyorsa, sigortanın da o masada olması gerekmiyor mu?
Doğayı mı koruyoruz, kendimizi mi?
Zirvenin dikkat çekici konuşmalarından biri de doğa aktivisti Güven İslamoğlu'na aitti.
Dünya tarihindeki beş büyük kitlesel yok oluştan, volkanik patlamalardan, iklimin insanlık tarihindeki göçler üzerindeki etkilerinden söz etti. Doğanın milyonlarca yıllık geçmişine baktığımızda insanın bu hikâyedeki yerinin ne kadar küçük olduğunu hatırlattı.
Çernobil örneği özellikle çarpıcıydı. İnsanların terk ettiği, radyasyon nedeniyle yaşamın sona ereceği düşünülen bölgede doğanın yeniden kendine alan açmasını anlattı.
Aslında verdiği mesaj çok netti: Doğanın bize değil, bizim doğaya ihtiyacımız var.
İslamoğlu'nun insanı değil doğayı merkeze koyan yaklaşımı, iklim değişikliği tartışmalarına başka bir açıdan bakmamızı sağladı.
Biz sürekli gezegeni kurtarmaktan söz ediyoruz. Oysa gezegen bizden çok önce de vardı. Milyonlarca yıllık değişimlerden, büyük yok oluşlardan geçti. Asıl tehlikede olan, insanın bu gezegendeki yaşam koşulları.
Bir risk yöneticisi olarak ben bu mesajı biraz da kendi mesleğimiz açısından düşündüm.
Biz neyi korumaya çalışıyoruz? Binaları, tesisleri, üretimi, yatırımları mı? Yoksa bütün bunların var olmasını mümkün kılan yaşam koşullarını mı?
Riskten dayanıklılığa geçişi konuşurken, neyin dayanıklılığını sağlamaya çalıştığımızı da unutmamalıyız.
Afet olmadan önce parayı kim koyacak?
Zirvenin uluslararası oturumlarında en çok ilgimi çeken konulardan biri afet öncesi finansmandı.
Bugün afetlerin ardından kaynak bulmaya, hasarları karşılamaya ve ekonomik faaliyetleri yeniden başlatmaya çalışıyoruz.
Peki aynı finansal kapasitenin bir bölümünü afet gerçekleşmeden önce riskleri azaltmak için kullanabilir miyiz? Aslında bunu her zaman soruyor, sorguluyoruz. Bir riskin önlenmesi veya etkisinin azaltılması için zamanında yapılan yatırım, çoğu durumda risk gerçekleştikten sonra yeniden ayağa kalkmanın maliyetinden çok daha düşük olabiliyor. Üstelik önlenen kayıpların yalnızca maddi bir karşılığı da yok.
Uluslararası panelde parametrik sigortalar, katastrofik tahviller, kamu-özel sektör ortaklıkları ve farklı risk finansmanı modelleri tartışıldı.
Ancak benim açımdan asıl önemli mesele yeni bir sigorta ürünü geliştirmekten daha geniş.
Diyelim ki bir sanayi kuruluşu sel riskini azaltmak için önemli bir yatırım yapacak. Drenaj sistemini yenileyecek, kritik ekipmanlarını taşıyacak, üretim sürekliliğini güçlendirecek.
Bu yatırım için bankadan kredi istiyor.
Banka kendi kredi riskini değerlendiriyor. Sigorta şirketi kendi sigortalama kriterlerine bakıyor. İşletme ise yatırımın maliyetini hesaplıyor.
Üç ayrı değerlendirme, üç ayrı karar mekanizması.
Oysa aynı risk verisi üzerinden birlikte çalışılsa?
Banka, yatırımın işletmenin finansal dayanıklılığını nasıl artıracağını görse; sigortacı beklenen hasar azalmasını hesaplayıp uygun olduğunda sigorta koşullarına yansıtsa; işletme de risk azaltımının finansal karşılığını somut olarak görebilse?
Böyle bir model her yatırımda otomatik prim veya faiz indirimi sağlayamayacak belki ama risk azaltımının ekonomik değerini ölçmek ve finansman kararlarına dahil etmek mümkün.
Bence üzerinde çalışılması gereken konulardan biri tam da bu.
Sigorta, finansman ve risk yönetimi neden yatırımın başlangıcından itibaren birlikte tasarlanmasın?
Her yıl aynı yerde aynı felaket
Uluslararası panelde Fransa'dan aktarılan örnekler de önemliydi.
Aynı bölgelerde tekrar eden seller, vatandaşların risklerini yeterince tanımaması, afet sırasında yapılan yanlış davranışlar ve kamu kurumlarıyla sigorta sektörü arasındaki veri paylaşımı konuşuldu. İnsanların sel sırasında araçlarını kurtarmak için otoparklara inmesi ya da çocuklarını okuldan almak için tehlikeli yollara çıkması gibi örnekler verildi.
Bu örneklerin ortak noktası şu: Risk yönetimi yalnızca mühendislik ve finansman meselesi değil. Aynı zamanda bilgi, davranış ve organizasyon meselesi de.
Bir yerde her yıl aynı olay yaşanıyorsa, artık sürprizden söz etmek zor.
Sigorta şirketleri yıllardır hasar verisi biriktiriyor. Hangi bölgelerde hangi tür hasarların tekrarlandığını, hangi yapıların daha kırılgan olduğunu, hangi önlemlerin sonuç verdiğini biliyorlar. Bu bilgiler yalnızca poliçe fiyatlamasında mı kullanılmalı?
Belediyeler, şehir plancıları, altyapı kuruluşları ve yatırımcılar için de bence çok değerli.
Elbette veri güvenliği, ticari gizlilik ve kişisel verilerin korunması önemli. Ama bunları gözeterek ortak risk bilgisi üretmenin yollarını bulmak da mümkün.
Bir kez daha aynı soruya geliyoruz.
Kaynak var. Bilgi var. Deneyim var.
Peki bunları ne kadar ortak faydaya dönüştürebiliyoruz?
Sigortaya ulaşamayan insanları ne yapacağız?
Zirvede katılım sigortacılığı, mikro sigorta ve sosyal finansman modelleri de gündeme geldi.
Özellikle Malezya'dan aktarılan yaklaşımlarda kamu, özel sektör ve sosyal finans kaynaklarının bir araya getirilmesi dikkat çekiciydi.
Burada önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor.
Sigortayı ulaşılabilir hale getirmek, yalnızca fiyatını düşürmek değildir.
Çok düşük primli ama ihtiyaç duyulduğunda yeterli koruma sağlamayan bir poliçe, sigortaya duyulan güveni de zedeleyebilir. Diğer taraftan, insanların ödeme gücünü dikkate almayan bir ürünün teknik açıdan ne kadar iyi olduğu da tek başına yeterli değil.
Belki de artık yalnızca yeni ürünler geliştirmeyi değil, yeni finansman ve dağıtım modelleri kurmayı konuşmalıyız. Kamu desteği, sosyal finansman, grup yapıları, dijital dağıtım ve gerçekten ihtiyaç duyulan temel teminatları bir araya getiren modeller.
Sigorta sektörünün sahip olduğu kaynakları daha verimli kullanması gerektiğini konuşurken, bu soruyu da gündemin dışında bırakamayız. Çünkü sigortacılığın toplumsal değeri, yalnızca sigortalanabilenlerin ne kadar iyi korunduğuyla ölçülemez.
Bugün sistemin dışında kalanlara ne ölçüde ulaşabildiğimiz de önemli.
Burada karşımıza bir kez daha sigorta koruma açığı, yani protection gap çıkıyor. Bir afetin yarattığı toplam ekonomik kayıpla sigorta tarafından karşılanan kayıp arasındaki fark, aslında toplumun üzerinde kalan finansal yükü gösteriyor. Sigortasız kalan konutlar, işletmeler, tarımsal faaliyetler, gelir kayıpları... Bunların faturası sonuçta bireylere, şirketlere ve kamu kaynaklarına yansıyor.
Üstelik koruma açığı yalnızca sigortası olmayanlardan kaynaklanmıyor. Sigortası olduğu halde yetersiz limitlerle korunanlar, teminat dışında kalan riskler ve eksik sigorta da bu açığın bir parçası.
O halde sektörün başarısını yalnızca prim üretimi ve kârlılıkla değil, bu açığı ne kadar daraltabildiğiyle de değerlendirmemiz gerekmiyor mu?
TSB Başkanı Ahmet Yaşar'ın da konuşmasında üzerinde durduğu yeni başarı ölçütlerinden biri tam olarak buydu.
COP31'e giderken elimizde ne olacak?

Zirvede Türkiye'nin ev sahipliği yapacağı COP31 kapsamında Antalya'da kurulması planlanan Sigorta Evi de tanıtıldı.
Sigortacılar, reasürörler, kamu otoriteleri, finansman kuruluşları, reel sektör ve akademinin bir araya gelmesi hedefleniyor.
Bu önemli bir fırsat. Uluslararası toplantılardan geriye yalnızca iyi konuşmalar, güzel fotoğraflar ve güçlü temenniler kalmamalı.
Örneğin bir organize sanayi bölgesinde bankaların, sigortacıların ve sanayicilerin ortak risk azaltma modeli geliştirdiği bir pilot çalışma neden başlatılmasın?
Belediyelerle sigorta sektörünün ortaklaşa hazırladığı iklim risk haritaları neden yaygınlaşmasın? Risk azaltma yatırımlarının sigorta ve finansman koşullarına etkisini ölçen uygulamalar neden denenmesin? Dar gelirli kesimlerin temel risklerine yönelik sürdürülebilir finansman modelleri neden geliştirilmesin?
Bunların organizasyonunda mevzuat, veri paylaşımı, maliyet, sorumluluk ve kurumlar arası koordinasyon gibi ciddi meseleler var elbette ama artık yalnızca ne yapılması gerektiğini konuşmakla yetinmememiz, bir yerden başlamamız gerekiyor.
Geleceği yazan gençler
Zirvenin güzel anlarından biri de Türkiye Sigorta Birliği'nin bu yıl beşincisini düzenlediği Sigortacılık Makale Yarışması'nın ödül töreniydi.

“İklim Değişikliği Çağında Sigortacılık: Geleceği Birlikte Yazalım” temasıyla düzenlenen yarışmada gençler, sigortacılığın geleceğine ilişkin araştırmalarını ve fikirlerini ortaya koydular. İlk üç dereceye giren çalışmaların yanı sıra iki mansiyon ödülü de verildi.
Bir yanda sektörün kaynaklarını yeterince verimli kullanamadığımızı konuşurken, diğer yanda geleceğin sigortacıları iklim riskleri üzerine düşünüyor, araştırıyor, çözüm arıyor.
Bence bu da dayanıklılığın önemli bir parçası: Gençlerin yalnızca sektöre katılmasını değil, sektörün geleceğine sözleriyle ve fikirleriyle katkıda bulunmasını sağlamak.
Ödül alan gençleri ve yarışmaya emek veren herkesi kutluyorum. Umarım bu çalışmalar ödül töreniyle sınırlı kalmaz, sektörün gündemine ve uygulamalarına da taşınır.
Dört element, tek güvence. Peki beşinci ne?
Sigorta Haftası'nın dört element teması.
Toprak, hava, su ve ateş yaşamın temel unsurları oldukları kadar aynı zamanda karşı karşıya olduğumuz en büyük fiziksel risklerin de kaynağı.
Bu dört elementin yönetiminde bence önemli olan ortak akıl.
Çünkü ne kadar güçlü sermayemiz, ne kadar gelişmiş teknolojimiz, ne kadar büyük veri birikimimiz olursa olsun; bunları birlikte kullanamadığımız sürece dayanıklılığı tesis etmede zorlanacağız.
TSB Başkanı Ahmet Yaşar'ın “Güvende rekabet olmaz” sözü de bu nedenle önemliydi.
Elbette sigorta şirketleri rekabet edecek. Ürünleriyle, hizmetleriyle, teknik yetkinlikleriyle farklılaşacaklar. Ama toplumun güvenliği, afetlere hazırlık, ortak veri standartları ve sigortaya erişim gibi konularda rekabetten önce iş birliğine ihtiyacımız var.
SEDDK Başkanı'nın sektörün kaynaklarıyla ortaya koyduğu sonuçlar arasındaki mesafeye dikkat çekmesini de bu çerçevede değerlendiriyorum.
Büyümek önemli. Kârlı olmak önemli. Güçlü sermaye yapısına sahip olmak önemli.
Ama bunların hepsi birer araç.
Asıl mesele, sahip olduğumuz gücü neye dönüştürdüğümüz.
Ortak akıl da yalnızca aynı masada buluşmak değil; sahip olduğumuz bilgi, sermaye ve deneyimi ortak hedefler doğrultusunda harekete geçirebilmek. Kaynakların etkin kullanımı dediğimiz şeyin biraz da bu olduğunu düşünüyorum.
Rotterdam'da da İstanbul'da da konuşulanları dinledikten sonra benim aklımda kalan soru bu oldu.
Riskten dayanıklılığa geçeceğiz, güzel. Şimdi elimizdeki kaynakları bu amaç için kullanmaya başlamanın zamanı, hem de daha fazla gecikmeden!
#SigortaHaftası #SigortaZirvesi2026 #RiskYönetimi #Sigortacılık #İklimRiskleri #AfetlereDirençlilik #SigortaKorumaAçığı #SürdürülebilirFinansman #OrtakAkıl
#InsuranceSummit2026 #RiskToResilience #RiskManagement #ClimateRisk #ProtectionGap #DisasterResilience #InsuranceIndustry #COP31




Yorumlar