top of page

DEPREMİN DİLİ DEĞİŞMİYOR


Şehirlerin adı değişiyor. Enkazın, bekleyişin ve kaygının dili ise hep aynı kalıyor.


Venezuela'daki deprem haberlerini izlerken yine aynı duygu çöktü içime. Peş peşe gelen iki büyük deprem... İnsanlar daha ilk depremin ne olduğunu anlamaya çalışırken, toparlanmaya bile fırsat bulamadan ikinci ve daha şiddetli bir depremle sarsıldılar.

Sonra haritaya baktım. Çok uzak... Venezuela. Ardından yıkılan binalara, sosyal medyaya düşen fotoğraflara ve videolara baktım. Ve yine aynı cümle geçti aklımdan.

Biz depremi yine unuttuk.

 

Belki de tam unutmadık ama konuşmamayı tercih ediyoruz. "Allah korusun..." deyip tahtaya vuruyoruz. Sonra hayat devam ediyor.


Çünkü bu ülkede gündem hiç durmuyor. Siyaset gündemin başrolünde... Ekonomi... Enflasyon... O zirvesi, bu toplantısı... Her gün yeni bir tartışma başlıyor, bir diğeri bitiyor.


Depremi düşünmemek için de kendimize küçük bahaneler üretiyoruz. Önce internet derlemesi, reels öğretisi bilgimizle "Bu sene olmaz." diyoruz. Sonra "Bizim bina sağlamdır." diye içimizi rahatlatıyoruz. "Daha yeni yapıldı..." diyoruz. Önce şu seçim geçsin.", "Şu ekonomik kriz bitsin.", "Çocuk üniversiteyi bitirsin..." diye diye hayat bize her gün yeni bir mazeret veriyor .Ardından "Şimdi bunun sırası mı?", "Ekonomi bu haldeyken dönüşüm mü konuşacağız?" diye kendimizce sıraya koyuyoruz. Ama en çok "Zaten elimizden bir şey gelmez.", "Olursa herkesle birlikte yaşarız.", "Ben görmem artık."

 

Daha acil bir konu çıkıyor. Daha popüler bir tartışma başlıyor. Ve deprem, sessizce listenin en altına iniyor.

 

Bütün bu gündemin arasında hiç değişmeyen tek bir gerçek var.

Fay hatları gündemi takip etmiyor.

Deprem ne seçim takvimini bekliyor, ne ekonominin düzelmesini, ne de bizim onu yeniden hatırlamamızı.

 

Uzun süredir deprem haberlerini eskisi gibi okumuyorum. Eskiden ilk baktığım şey depremin büyüklüğü olurdu. Bugün ise aklıma bambaşka sorular geliyor.

Gece olsaydı ne olurdu? İnsanlar uykudayken... Ya da sabah herkes işine giderken? Köprülerin üzerinde... Metrolarda... Tünellerde...

Sonra okul binalarını düşünüyorum. Hastaneleri... Evimizle iş yerimiz dışında, çoğu zaman aklımıza bile gelmeyen ama bir şehrin ayakta kalmasını sağlayan devasa ama bir o kadar sessiz binaları ve tesisleri...

Telefonlar çalışacak mı? Elektrik ne zaman gelecek? Ya su? İnternet?

Evimiz sağlam kalsa bile şehir yaşayabilecek mi?

Zaman ilerledikçe insanın korkuları da değişiyor. Artık beni depremin büyüklüğü kadar, sonrasında başlayacak hayat düşündürüyor.

 

Venezuela'daki görüntülere bakınca yabancı bir ülke görmedim.

Gölcük'ü gördüm.

Düzce'yi gördüm.

Van'ı gördüm.

Elazığ'ı gördüm.

Maraş'ı gördüm.

Hatay'ı gördüm.

Ve sonra gözümün önüne, umarım hiçbirimizin hiç görmeyeceği bir manzara geldi.

İstanbul...

 

Allah aşkına söyleyin. Caracas'tan gelen görüntülerle bizim yıllardır yaşadığımız depremlerin görüntüleri arasında ne fark var?

Yine aynı panik...Yine aynı enkaz...

Yine umutla kaygı arasında gidip gelen, gözleri dolu, yürekleri dağlanmış insanlar...

Yine enkaz altında geçen saatler...Yine yetişmeye çalışan ekipler...Yine zamanla yarış...

İşte bu yüzden bu yazının başlığı "Depremin Dili Değişmiyor."

Çünkü gerçekten değişmiyor. Buradan binlerce kilometre uzaktaki bir ülkede de, burada da aynı. Sadece şehirlerin adı değişiyor.

 

Bir şeyi de anlamakta zorlanıyorum.

Deprem gibi bir konuda nasıl taraf olabiliriz?

Her depremden sonra medyada izlediğimiz hocaların fanları oluyor. "Ben şu hocaya inanıyorum.", "Ben bu hocayı takip ediyorum." noktasına geliyoruz.

Futbol mu bu?

Keşke hiçbir bilim insanı haklı çıkmasa... Keşke beklenen büyük deprem bizim ömrümüzde hiç yaşanmasa.

Bilim insanlarının farklı görüşleri olabilir. Farklı modelleri savunabilirler. Aynı depremi farklı yorumlayabilirler. Bu bilimin doğasında var.


Ama biz hazır olmayı, alınacak önlemleri değil, kimin haklı çıkacağını konuşuyoruz.

Sanki deprem kimin haklı çıktığını umursayacak. Sanki dönüp "Bakın, işte bu hoca haklıymış." diyecek.

 


Venezuela depremi için "son 126 yılın en büyük depremi" denildi. Deprem mühendisliğinde sık sık "100 yıllık", "250 yıllık", "475 yıllık", "500 yıllık" ya da "1.000 yıllık" deprem senaryolarından söz edilir. Bu ifadeler çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. "Demek ki 500 yılda bir oluyor." diye düşünülüyor.


Oysa bunlar bir takvim değil. Belirli büyüklükte bir depremin herhangi bir yılda gerçekleşme olasılığına dayanan istatistiksel modeller.

Kısacası...

Doğa takvim tutmuyor.

 

Marmara'yı da bu yüzden tartışıyoruz.


Bilim insanlarının büyük çoğunluğu önemli bir deprem riski olduğu konusunda hemfikir. Tartışılan şey riskin varlığı değil; ne zaman olacağı, hangi segmentlerin birlikte kırılacağı ve depremin hangi büyüklükte gerçekleşeceği.

Biz ise bütün enerjimizi, çoğumuzun ayrıntılarını anlamakta bile zorlandığı bu bilimsel tartışmaları fanatikler gibi izleyerek tüketiyoruz.

Oysa aslında konuşmamız gereken soru çok daha basit.

Biz ne kadar hazırız?

 

23 Nisan Silivri depremi. Resmî tatil, evdeyiz. Ben üst katta mutfaktayım, oğlum alt katta banyoya girmeye hazırlanıyordu.

Bir anda çok sert bir esinti hissettim. Öyle normal bir rüzgâr değil, sanki binaya bir şey çarpmış gibi... Camlar titredi, perdeler havalandı. Ardından sallanmaya başladık.


İnsanın aklına ilk gelen canının parçaları. Oğlum aşağı katta, aramızda onlarca basamak var. Bir yandan aşağı inerken ve oğluma seslenirken o da apar topar banyodan çıktı. Ardı ardına verilen talimatlar- telefonunu al, köpeği tut, çanta bir yerde, ne bileyim su termosu başka bir yerde. O birkaç saniyede insanın eli de aklı da doluyor. Bir elim oğlumun beline yapışmış, koltuğumun altına sıkıştırdığım köpeğimiz... Telefonlar, anahtarlar, çanta... Bir yandan düşünüyorum acaba kapı açılacak mı diye, çünkü 99 depreminde çelik kapılar yuvasından düşmüş insanlar çıkamamıştı haberleri o anda aklımda.

Yukarı çıktık, neyse ki kapı yerindeydi, son hamle arabanın anahtarını aldık ve merdivenlerden inerek bahçeye çıktık.

 

Binalarımıza güveniyoruz. Oturduğumuz bölgenin zemin açısından İstanbul'un görece daha avantajlı yerlerinden biri olduğunu da biliyoruz. Belki bina başımıza yıkılmayacak.

 

Ama o birkaç dakika bana şunu öğretti.

Deprem korkusu sadece binanın yıkılması değilmiş. Çocuğuna ulaşamamakmış. Yaşlı komşunu düşünmekmiş.

Birkaç dakika sonra hayatın nasıl değişeceğini bilememekmiş.

Bahçeye indiğimde aslında hepimizin benzer filmi yaşadığını gördüm. Bir komşumuz üzerinde bornozuyla saç baş ıslak, bir başkası elinde ocakta bıraktığı yemeğin tahta kaşığıyla, kendini dışarıya atmış.

Karşı komşum bir anneanne, bizden sonra inebildiler. Bir elinde büyük torunu, kucağında bebek torunu. O kendine emanet canları yeteri kadar hızlı çıkaramadığının dehşeti içinde, ağlamaklı.

Sonra aklıma hemen üst kat komşum geldi. Kısa süre önce ameliyat olmuştu. Yaşları da bizden büyük. O merdivenleri kendi başına inmesi mümkün değil. Hemen aradım. "Abi iyi misin?"Sesi sakindi. "Oldu geçti.""Bulunduğunuz yerde kalın.""Panik yapmayın."

 

Telefonu kapattığımda şunu düşündüm. Deprem olduğunda aslında hiçbirimiz önce depremi düşünmüyoruz. Önce çocuklarımız geliyor aklımıza. Anne babamız...Komşularımız....

Ev değil, araba değil !

 

Ve o birkaç dakika içinde, hayatlarımızın birbirine ne kadar bağlı olduğunu yeniden hatırlıyoruz.

Belki de bu yüzden artık deprem haberlerini büyüklükleriyle değil, sonrasında insanların nasıl hayatta kalmaya çalıştıklarıyla okuyorum.

 

Geçtiğimiz günlerde İstanbul'un kentsel dönüşümü üzerine bir yazı yazmıştım. O yazıyı hazırlarken de sürekli aynı soruya takıldım.

Acaba artık yalnızca binaları güçlendirmek yeterli mi? Yoksa şehirleri yeniden mi düşünmemiz gerekiyor?

Çünkü şehir dediğimiz şey sadece betonarme yapılardan oluşmuyor. Köprüleri... Tünelleri... Limanları... Hastaneleri... Veri merkezleri... Elektrik altyapısı... Su şebekeleri... Haberleşme sistemleri... Hepsi aynı zincirin halkaları. Bir halka koptuğunda bütün şehir duruyor.

 

Bir de işin acı ama gerçek tarafı var.

Deprem en ağır bedeli yoksullara ödetiyor. Çünkü güvenli konut artık birçok aile için ekonomik bir mesele hâline gelmiş durumda.

Yeni kentsel dönüşüm düzenlemeleri önemli. Yeni finansman modelleri önemli. Ama bunlardan gerçekten kim yararlanabiliyor?

Deprem doğa olayıdır; afete dönüşmesi ise çoğu zaman sosyal ve ekonomik eşitsizliklerle ilgilidir.

İstanbul'da en riskli yapı stokunun önemli bir bölümü, ekonomik olarak dönüşümü finanse etmekte zorlanan mahallelerde bulunuyor. Bu nedenle mesele yalnızca mühendislik değil; finansman, sosyal politika ve risk yönetimi meselesi de.

Deprem aynı büyüklükte geliyor. Ama herkes aynı şartlarda yakalanmıyor.

İstanbul'un eski mahallelerine bakın. Dar sokaklarına... Yıllar içinde imar aflarıyla ayakta kalmış yapılara... Yangın merdiveni olmayan apartmanlara... Bir afet anında itfaiyenin bile girmekte zorlanacağı sokaklara... Sonra deprem konteynerlerinin yağmalandığı haberlere...

Depreme hazırlanmak sadece bina yapmak değil.

Bir kültür inşa etmek.

 

Bu noktada aklıma hep Japonya geliyor.

İnsanlar Japonya'yı sadece sağlam binalarla anlatıyor. Oysa asıl etkileyici olan hazırlık kültürü.

Çocuklar daha okul çağında deprem eğitimi alıyor. Tatbikatlar hayatın doğal bir parçası. Mahalle organizasyonları hazır. Toplanma alanları belli. İnsanlar ne yapacaklarını biliyor.



Erken uyarı sistemleri saniyeler kazandırıyor.

Evet...Bazen yalnızca birkaç saniye.

Ama o birkaç saniye bir treni durdurabiliyor. Bir ameliyatı güvenli moda alabiliyor. Doğalgazı kesebiliyor. Asansörleri en yakın katta durdurabiliyor. İnsanların kendilerini koruyabilecekleri birkaç saniyeyi onlara veriyor; hayatta kalma, kendini kurtarma şansını veriyor.

Belli ki insanlık depremi durduramayacak. Binaları, şehirleri bir gecede dönüştüremeyiz ama erken uyarı sistemleriyle daha fazla insanın hayatta kalmasını sağlayabiliriz.

 

Geçmişin bize öğrettiği bir şey varsa, o da depremden sonra şehirlerin vinçlerle değil, finansmanla ayağa kalktığıdır.

Önemli bir finansal araç olarak sigorta, sadece hasarı ödeyen bir sistem olmanın ötesinde; insanların evine dönebilmesini, işletmelerin yeniden üretime başlamasını ve hayatın kaldığı yerden devam edebilmesini sağlayan görünmeyen bir altyapı.


Ama en büyük yatırım poliçelerden önce hazırlık.

 

Venezuela haberlerine baktım. Eğer okuduğumuz haberlerde "Caracas" yerine "İstanbul" yazsaydı...

 

Acaba ilk kimi arardık? Nerede olurduk? Yardım bulabilir miydik? Yardım edebilir miydik?

Ya da ömrümüzde ilk kez gittiğimiz bir toplantı salonunda, bir mağazada, bir restoranda hayatımız bir enkazın altında film şeridi gibi gözlerimizin önünden mi geçerdi?

Umarım o günü hiç yaşamayız.

Ama umut etmek hazırlık değildir.

Hazırlık; konuşmaktır, öğrenmektir, plan yapmaktır, birlikte hareket etmektir.

Çünkü depremi engelleyemeyiz.

 

Depremi neden hep deprem olduktan sonra konuşuyoruz?

Oysa bilim insanları yıllardır anlatıyor. Üniversiteler araştırıyor, raporlar hazırlanıyor, sempozyumlar düzenleniyor, yeni veriler paylaşılıyor.

Ama bütün bu bilgi neden konferans salonlarının dışına çıkamıyor? Neden apartman toplantılarında konuşulmuyor? Neden mahallelerde tatbikat yapılmıyor? Neden çocuklarımız depremi sadece 6 Şubat'ta hatırlıyor?

Bence sorun bilgi eksikliği değil. Bilgiyi insan diline çeviremiyoruz. Toplumsal farkındalık yaratacak politikalar üretmiyoruz. Deprem sadece jeologların, mühendislerin ya da sigortacıların konusu değil ki hepimizin hayatı.

 

Bir süre sonra acıya da alışıyor  insan. Enkaz kaldırılıyor. Şehirler yeniden kurulmaya başlıyor. Haberler , gündem değişiyor. Öyle garip bir psikolojinin içine giriyoruz ki, bir zamanlar günlerce gözümüzü ayıramadığımız enkaz görüntülerini, binlerce insanın ölümünü bile unutabiliyoruz.

 

Belki de unutmak istiyoruz.

Çünkü başka türlü hayatımıza devam etmek çok zor.

Ve deprem yavaş yavaş hafızamızdan çekiliyor.

 

Ama etkileri çekilmiyor.

Depremin etkisi yalnızca enkaz kaldırılıncaya kadar sürmüyor.

Bazen markette gördüğümüz bir fiyat etiketinde, ertelenen bir kamu yatırımında, ödediğimiz vergilerde.

Farkında olsak da olmasak da o yükü birlikte taşımaya devam ediyoruz.

Bugün pazara gidip bir kilo kirazın fiyatına şaşırıyoruz. Aklımıza enflasyon geliyor. Ama o fiyatın içinde, 2023 depremlerinin bu ülkeye yüklediği ekonomik yükün de payı olduğunu çoğu zaman unutuyoruz.

 

Yeniden inşa edilen şehirlerin maliyetini...

Kamu harcamalarını...

Üretimde yaşanan kayıpları...

Bütçe üzerindeki baskıyı...

Belki günlük hayatın içinde bunları tek tek hissetmiyoruz.

Ama taşıdığımız her yükte o depremin izleri hâlâ var.

 

Deprem yalnızca yıktığı binalarla değil, yıllarca süren ekonomik ve sosyal etkileriyle de yaşamaya devam ediyor.  

 

"Deprem bizi hazırlıksız yakalamıyor. Biz, hazırlığı sürekli erteleyerek depreme yakalanıyoruz."

Ama aynı acıları tekrar tekrar yaşamamak için bugün yapabileceğimiz çok şey var.

 

Kendi adıma...

Bu blogda defalarca deprem yazdım. DASK'ı yazdım. Koruma açıklarını yazdım. Deprem modellemelerini, erken uyarı sistemlerini yazdım.


Depremlerin ekonomik yükünü, sigortanın yalnızca hasarı ödeyen bir mekanizma değil, hayatın yeniden başlayabilmesini sağlayan bir güvence sistemi olduğunu anlatmaya çalıştım.


Çünkü birey olarak yapabileceğim en büyük katkının farkındalık oluşturmak olduğuna inanıyorum.


Sesimi duyurabilmek...

Bildiklerimi paylaşabilmek...


Belki bir kişinin bile deprem çantası hazırlamasına, DASK yaptırmasına, yaşadığı binayı sorgulamasına ya da ailesiyle bir acil durum planı konuşmasına vesile olabilmek...


Benim elimden gelen bu.


Çünkü ne kadar hazırlıklı olursam olayım, o depremin beni nerede yakalayacağını bilmiyorum.

Evimde mi, iş yerinde mi, bir köprünün üzerinde mi, bir toplantı salonunda ya da bir AVM de mi ?

Bilmiyorum.


Ama bildiğim bir şey var. Sevdiklerimin iyi olduğunu bilmek istiyorum. Yaşadığım şehre güvenmek istiyorum. Üzerinden geçtiğim köprüye, içine girdiğim herhangi bir binaya güvenmek istiyorum.

Sisteme, insanlara güvenmek istiyorum.


Ve en önemlisi...

Hayatta kalacağımı bilmek istiyorum.


Belki de deprem, enkaz kaldırıldıktan sonra değil; unutulduktan sonra gerçekten tehlikeli hâle geliyor.

Depremin dili değişmiyor. Sadece şehirlerin adı değişiyor. 




Blog Yazıları

 

Yorumlar


bottom of page