Motor! Kamera! Kestiik! Boğaz’da Dizi Sezonu

Kesin bilgi, yayalım…
Yeni sezon başladı.
İstanbul'da bir yerden bir yere giderken mümkün olduğunca Boğaz hattını tercih ederim. Camı hafifi aralayıp, fonda hafifi müzikle denizin kokusunu içime çekerken, boğazın ışıltıları, balıkçıları, nazlı şehrin karşı kıyısının renklerini seyretmek, boğazın ikonik yapılarının önünden geçmek, gündemden birkaç dakika uzaklaştığım küçük kaçamaklar.
Son haftalarda Anadolu yakasında da Avrupa yakasında da boğaz hattında manzara aynı.
art arda dizilmiş karavanlar, ışık araçları, ekipman kamyonları, kablolar, kalabalık set ekipleri…
Yalı dizileri geri döndü.
Zaten Türk dizisinin yalıyla ilişkisi yeni değil.
Bizim aileler mümkünse yalıda yaşıyor. Yalı bulunamazsa villa; o da olmazsa Boğaz manzaralı, salonunda küçük çaplı bir düğün yapılabilecek bir daire.
Mutfak adası bizim bazı evlerin salonundan büyük.
Sabah sofrasında on kişi. Kim hazırladı bilmiyoruz. On kişinin onu da dergi kapağından fırlamış gibi: şık kıyafetler — evde çizme giymeler — takılar. Saçlar deseniz kuaför işi topuzlar.
Holdingin başındaki sert baba, birbirinden nefret eden ama her sabah aynı masada kahvaltı etmekte ısrar eden aile üyeleri, laf sokmalar, miras, şirket hisseleri, aşk, ihanet, entrika…
Kamera hazır ve Motor!
Bu diziler ilgi alanımda değil.
Benimki meslek hastalığı.
Bu milyon dolarlık yalılarda çekim yapılırken bir şey olursa kim ödüyor?
Nerden aklına geldi diyeceksiniz;
Yıllar önce İstanbul'un en tatlı semtlerinden Koşuyolu'nda, o bahçe içindeki iki katlı küçük evlerden birine taşındım. Bahçede de dev Rottweiler köpeklerim Roza ve Chirney.
Alt kat ofis, üst kat konut. Acayip de tatlı bir ev sahibim var.
Bir gün bahçe kapısı, köpekleri görenler pek yanaşamıyor. Kapıdaki yüz tanıdık ama nereden bildiğimi çıkaramıyorum.
Bahçeye çıktım. Köpeklerden biri sağıma, diğeri soluma geçmiş; sakin ama kapıdaki misafire gözlerini dikmiş duruyorlar.
Kapıdaki bey : “Hanımefendi, ben …, yönetmenim.”
Bildiğim ama seyretmediğim, insanları ekrana kilitleyen diziyi yönetiyormuş. Ama öyle böyle değil; etkileri hâlâ devam eden çok meşhur bir dizi, kadro hikaye ve magazini müthiş.
Bir heyecanlandım tabii.
Ama boşunaymış.
Meğerse benim yeni taşındığım ev dizinin setlerinden biriymiş. Aaa, sürpriz!
“İki sahnemiz daha kaldı. Müsaade ederseniz onları da çekmek isteriz.”
“Tamam da,” dedim, “nasıl olacak? Burası artık bir işyeri değil, ev.”
“Sorun değil. Giriş kapısını kullanırız, dışarıdan çekeriz,” dedi.
Tabii başıma geleceği bilmiyorum. "Olur" dedim.
Günleri söylediler, ben de programımı ayarladım. Kararlaştırılan tarihte sabah erkenden kapı çaldı. Bir de ne göreyim?
Sayamadığım kadar çok kamyon sokağa sağlı sollu dizilmiş. Koşuyolu sokaklarında zaten iki araba yan yana zor geçer; ortalık kocaman bir karavan parkına dönmüş
Tam karşımda bir anaokulu vardı. Çocuklarını getiren veliler, minikler… İnsanlar bir yandan homurdanıyor ama “Acaba hangi ünlü gelecek?” merakıyla hemen gitmiyorlar da.
O daracık sokakta acayip bir kaos oluştu.
Ardından insanlar teker teker gelmeye başladı. Artık o gün sahneleri nasılsa, evin salonunda resmen yıldızlar geçidi oldu desem abartmam. Pek çok ünlü isim koltuklarımda rollerini çalışıyor, sırasını bekliyor, çay kahve içiyor.
Bu arada o kadar çok teçhizat var ki anlatamam. Tamam, hiçbiri evin içinde değil ama bir şey lazım oluyor; giren çıkanın haddi hesabı yok.
Sabah erken saatlerde başlayan çekim, gün ışığı azalana kadar devam etti. Minikler yavaş yavaş evlerine giderken onlarca kamyon," Keess ! Motor" sesleri, jeneratör gürültüleri , o kadar ünlü , herkes gitti.
Yayın tarihi geldiğinde bu sefer diziyi izledim. Ve bütün gün süren çekimlerin bölüm içindeki toplam süresi iki, bilemediniz üç dakikaydı.
Belki evde bir sahne çekilmedi ama en az 20 kişi evde oturdu. Teknik insanlar, ihtiyacı olanlar… Bir de neden bilmiyorum, kova kova su taşıyanlar eve girip çıktı.
Ortalık bayağı kirlendi.
Her iki çekim gününden sonra da evin temizlenmesi için bir ekip gönderdiler.
Köpekler mi? Onları bağladım ve sakin tuttum mecburen. Ama filmin ana karakterlerinden biri meğerse köpekten acayip korkuyormuş; kendisini sakinleştirip bahçeye, ardından evin içine alana kadar bayağı ter döktük.
Onca zahmet, onca alet edevat… İnsanların bir sahne için tüm günlerini ayırdıkları çok zahmetli bir iş bu.
Sonuçta hepsi birden eve girmediler; elektrik, su kullanıldı ama bir eşyama zarar gelmedi.
Hoş, benimkisi mütevazı eşyalardan oluşan bir evdi.
Peki ya yalı yanarsa?
Bir film setini dışarıdan birkaç kamera ve oyuncudan ibaret sanıyoruz. Aslında mekanın kapısından içeri küçük bir fabrika giriyor: kameralar, ışıklar, jeneratörler, metrelerce kablo, dekor, kostüm, teknik ekip, oyuncular, araçlar…
Bazen drone, bazen tekne, bazen duman, bazen açık ateş.
Yalı dizilerinde bütün bunlar yüz yıllık ahşap bir yapının içinde birkaç günlüğüne çalışmaya başlıyor.
Üstelik mesele yalnızca binanın kendisi değil.
Yalılar özgün parkeler, ahşap kapılar, mermerler, avizeler, mobilyalar, tablolar, antikalar gibi belki yerine koyamayacağınız mimari detaylarla dolu.
Dolayısıyla “Yalının değeri ne kadar?” sorusunun cevabı bile oldukça zor.
Piyasa değeri başka, arsa değeri bambaşka. Binanın yeniden yapım maliyeti başka, tarihi bir yapının aslına uygun restorasyon maliyeti ise bambaşka.
Şimdi bütün bunların arasına yüz kişilik bir film ekibi sokuyoruz. Birkaç günlük çekim geliri karşılığında oldukça büyük bir değer geçici olarak prodüksiyon riskinin içine giriyor.
Peki bunu kimse düşünmüyor mu?
Düşünüyor.
Kamera girmeden risk yönetimi giriyor
Profesyonel prodüksiyonlarda mekân sahibi ile yapım şirketi arasında yapılan Location Agreement yalnızca “Evimde çekim yapabilirsiniz” belgesi değil.
Hangi odaların kullanılabileceği, mobilyaların taşınıp taşınamayacağı, duvarlara veya zemine müdahale edilip edilemeyeceği, açık ateş, duman veya yüksek elektrik yükü gibi uygulamalar sözleşmeyle sınırlandırılabiliyor.
Değerli eşyalar çekim alanından kaldırılabiliyor, çekim öncesinde mekân fotoğraflanabiliyor. Eşyalar kayıt altına alınabiliyor, depozito istenebiliyor. Çekim sonunda yapım şirketi ile malik birlikte kontrol yapabiliyor.
Doğrusu da bu.
Çünkü sigorta yangını önlemez. Ama yangından sonra hesabın kimin önünde kalacağını değiştirir.
Filmin de sigortası var
Film–Dizi–Reklam Sigortası, Film Sigortası veya Prodüksiyon Sigortası adıyla karşılaşabileceğiniz özel ürünler var. Yalı dizilerinde sigorta yapılıyor mu araştırmamı henüz tamamlamadım ama bu endüstrinin sigorta çözümleri oldukça çeşitli, renkli ve çok özel.
Tek bir teminattan da söz etmiyoruz.
Kamera, lens, ışık ve ses ekipmanları için Equipment teminatı; set, dekor ve kostümler için ayrı koruma; çekim yapılan üçüncü kişiye ait mekâna verilen zarar için Üçüncü Şahıs Mali Sorumluluk; çekilmiş görüntü ve kayıtlar için Media/Negative teminatları; prodüksiyonun bir olay nedeniyle aksamasından doğan bazı ek giderler için Extra Expense / Production Interruption.
Ve benim en sevdiğim:
Cast Insurance.
Başrol oyuncusu hastalandı ve çekime gelemedi. Kamera sağlam, yalı sağlam, set sağlam ama çekim yapılamıyor. Mekân bir gün daha kiralanıyor, ekipman bir gün daha tutuluyor; yüz kişinin programı, diğer oyuncuların takvimi kayıyor.
Ortada kırılmış tek bir şey olmayabilir.
Ama zarar var.
Sigortanın konusu da oyuncunun hastalığı değil; o kişinin yokluğu nedeniyle prodüksiyon şirketinin uğradığı ekonomik kayıp.
Yani sigortacı oturmuş, bir prodüksiyonun başına gelebilecek neredeyse her şeyi düşünmüş.
Çekim mekânı yanarsa, kamera kırılırsa, oyuncu hastalanırsa, çekim durursa…
Peki yalı gerçekten sigortalı mı?
İşin burada bittiğini düşünmeyin.
Çünkü yapım şirketinin sigortası olsa bile bu, milyonlarca dolarlık yalının tamamen korunduğu anlamına gelmiyor.
Yalının kendi bina poliçesi olabilir. Boğaz'ın her biri özgün ve tarihi değer taşıyan bu binalarının korumaları oldukça zor temin edilebilen sigortalar.
Yapım şirketinin üçüncü şahıs mal varlığı sorumluluk teminatı da olabilir.

Ortada iki poliçe olsa da hâlâ ciddi bir protection gap — koruma açığı olabilir.
Yalının sigorta bedeli yıllardır güncellenmemiş olabilir. Çünkü sonuçta bir tarihi eser ve değer tespiti özel bir hesap gerektirir; restorasyon maliyetinin doğru hesaplanması gerekir.
İçerideki sanat eserleri veya antikalar ayrı teminata alınmamış olabilir. Geleneksel yangın poliçelerinde bu özel eşyalar için tasarlanmış klozlar genellikle yer almıyor; ayrıca bir Fine Art sigortasına ihtiyaç var.
Yapım şirketinin Üçüncü Şahsı Mali Sorumluluk (TPL) limiti de gerçek hasarın çok altında kalabilir.
Mesela 30 milyon dolarlık bir değer için 1 milyon dolarlık sorumluluk limiti varsa poliçe vardır.
Ama koruma yeterli değildir.
İşte sigortacılığın hep anlatmaya çalıştığım taraflarından biri bu:
Poliçenin varlığıyla riskin korunmuş olması aynı şey değildir.
Bazen iki ayrı poliçe vardır ve yine de ortada milyonlarca dolarlık açık durur.
Bir diğer taraf da yalının sigortacısı var. Yalıda film ya da dizi çekilmesi riski değiştirir. Yalıları sigorta ederken mekanda dizi/film çekiliyor mu diye soruyorlar mı, bilmiyorum.
Dizilerde hayat yalıda, koruma açığı arka sokaklarda
Yalılar İstanbul yapı stokunun küçücük bir parçası olabilir ama Boğaziçi yalıları sıradan gayrimenkuller değil.
Her biri mimarisi, tarihi, ahşap işçiliği, Boğaz'la kurduğu ilişki ve taşıdığı kültürel hafızayla çok özel. Pek çoğunun değerini yalnızca metrekare ve arsa hesabıyla ölçmek mümkün değil.
Dünyada benzerlerine kolay rastlanmayacak, paha biçilmesi son derece güç bir kültür mirasından söz ediyoruz. Onları korumak, doğru değerlemek ve doğru sigortalamak başlı başına önemli.
Ama İstanbul yalıdan ibaret değil.
Milyonlarca insanın yaşadığı devasa bir kent.
Eski tarihi mahalleleri, dar sokakları, gecekondu bölgeleri var. Plansız ve çarpık yapılaşması, altyapı sorunları, yaşlı yapı stoku var.
Ve bütün bunların üzerinde kocaman bir deprem gerçeği var.
Dolayısıyla protection gap yalnızca Boğaz'daki paha biçilmez bir yalının doğru değerden sigortalanamaması değil.
İstanbul'un arka sokaklarında bambaşka bir koruma açığı var.
Bir tarafta değer o kadar yüksek ve özel ki doğru bedeli, doğru teminatı ve yeterli kapasiteyi bulmak zor. Diğer tarafta kayıp çok daha küçük rakamlarla ölçülse bile o kayba dayanacak ekonomik güç çok daha sınırlı.
Çünkü risk yalnızca ne kadar kaybedebileceğinizle ölçülmez.
Bir de kaybettiğinize ne kadar dayanabileceğiniz vardır.
Milyonlarca dolarlık bir yalının bir bölümünün yanması büyük hasardır. Ama bütün birikimi evindeki eşyalardan ibaret olan bir ailenin evinin yanması da küçük hasar değildir.
O ailenin bilançosunda belki de total losstur.
Televizyon, bilgisayar, çocuğun eşyaları gider. Ev kullanılamıyorsa geçici barınma, yeni eve çıkılacaksa depozito gerekir; işe gidilemiyorsa gelir aksar.
Bir yangın çıkar, arkasından pek çok ekonomik problem gelir.
Protection gap dediğimiz şey aslında o kadar karmaşık değil:
Başına bir şey geldiğinde hayatını yeniden kurabilecek finansal güvencen var mı?
Belki de bu yüzden yalı dizileri bana biraz fazla film icabı geliyor.
Ama burada haksızlık etmeyeyim.
Türk dizi sektörü bugün yalnızca Türkiye için dizi üretmiyor. Dünyanın çok farklı ülkelerine içerik satan; oyuncularıyla, yapım şirketleriyle, senaristleriyle, yönetmenleriyle, teknik ekipleriyle büyük bir endüstriden söz ediyoruz.
Türk dizileri yıllardır dünyanın farklı coğrafyalarında milyonlarca izleyiciye ulaşıyor. Bu yalnızca bir televizyon başarısı da değil; Türkiye'nin kültürel görünürlüğüne, turizmine ve hizmet ihracatına uzanan önemli bir ekonomik değer yaratıyor.
Bu başarıyı görmemek haksızlık olur.
Ama başarı, aynı hikâyeyi sonsuza kadar anlatabileceğiniz anlamına da gelmiyor.
Zaten geçtiğimiz sezon erken final yapan yapımları gördük.
Belki seyirci de artık her sabah Boğaz'a karşı hazırlanmış kusursuz sofraların etrafında oturan, holding yöneten, miras paylaşan, birbirinden sürekli bir şey saklayan ailelerin hayatından biraz yorulmuştur.
Bilmiyorum.
Reyting analisti değilim.
Zaten bu yazının derdi de dizileri eleştirmek değil.
Ben sabah Boğaz'da bir yalının önündeki set karavanlarını gördüm ve sigortacı refleksiyle tek bir soru sordum:
Bu yalıya bir şey olursa ne olur?
Oradan başladım. Yalının kendisine, içindeki kıymetlere, film ekibinin getirdiği riske; kameranın, oyuncunun ve prodüksiyonun sigortasına baktım. Gördüm ki milyonlarca dolarlık bir yalıda bile ciddi bir protection gap — koruma açığı olabilir.
Yalılar güzel, Boğaz güzel. İstanbul'un mimari hafızasının bir parçasılar.
Çekelim.
Yalıyı da doğru sigortalayalım; kamerayı, oyuncuyu, prodüksiyonu da. Milyon dolarlık tarihi yapılar için doğru değerleme yapalım, yeterli kapasite bulalım, restorasyon maliyetini hesaplayalım.
Bunların hepsi bizim işimiz.
Koruma açığının nedeni her zaman sigortalanacak ürünün bulunmaması değil.
Ürün var. Sigorta sektörü farklı gelir grupları ve ihtiyaçlar için çözümler de geliştiriyor. Mesele biraz daha karmaşık.
Arka sokaklara doğru gittiğinizde risk büyürken sigortaya ayrılabilecek para küçülüyor.
Bir tarafta geçim derdi var. İnsan önce kirasını, faturasını, mutfağını düşünüyor; sigorta doğal olarak listenin gerilerine düşüyor. Diğer tarafta farkındalık ve sigorta bilinci hâlâ yeterince güçlü değil. Bazen ödenebilecek bir prim bile “Bugün başıma gelmeyen bir şey için neden para vereyim?” diye erteleniyor.
Sektör olarak üzerinde daha fazla durmamız gereken yer tam burası:
Kaybetmeye tahammülü olmayanlar.
Kiracının eşyasını, geçici barınmasını, afet sonrası nakit ihtiyacını, gelirindeki kesintiyi, hayatına yeniden başlayabilme maliyetini…
Belki mikro sigortayla, belki parametrik ürünlerle; belki bankalarla, belediyelerle, dijital platformlarla kurulacak yeni modellerle, belki bizim henüz düşünmediğimiz bir yöntemle.
Tekrar sete dönüyorum.
Çünkü düşününce biraz ironik. Yalı yanarsa sigortası var, kamera kırılırsa sigortası var. Çekilmiş görüntü zarar görürse onun bile teminatı var. Başrol oyuncusu hastalanıp sete gelemezse, ortada kırılmış tek bir şey olmadığı halde prodüksiyonun uğrayacağı ekonomik kaybın bile sigortası var.
Çekim durursa, program uzarsa, ekstra masraf çıkarsa yine sigorta devreye girebiliyor.
Sigortacı film sektörünün başına gelebilecek neredeyse her şeyi düşünmüş.
Bir tek dizinin tutmamasını sigortalayamıyoruz.
Bölüm zamanında kanala teslim edilmiş, herkes işini yapmış. Sonra ertesi sabah reytingler geliyor. Seyirci yok. Bir hafta daha bekleniyor. Yine yok.Ve bir süre sonra o tanıdık haber:
“Dizi için erken final kararı alındı.”
Geçen yıl “Film Tutmadıysa, Kriz Tutturur” diye yazmıştım. Film dünyasının en büyük ticari riski bu ve seyircinin zevkini sigortalayamıyoruz.
Bu renkli, şatafatlı film-dizi sektörünün yapabileceği başka şeyler de var:
Seyirciyi dinlemek ve yeni hikâyeler anlatmak.
Türk dizilerinin dünyada yarattığı bu büyük hikâye anlatma gücünü biraz da kameranın pek uğramadığı yerlere çevirmek gerekiyor.
Ekranda hayat çoğu zaman yalıda, plazada, holding katında geçiyor. Arka sokaklara döndüğümüzde ise bu kez karşımıza çoğunlukla suç, şiddet, kavga ve “vurdulu-kırdılı” hikâyeler çıkıyor. Oysa o sokaklarda bundan çok daha sıradan ama çok daha gerçek riskler var: hastalık, işsizlik, gelir kaybı, yangın, kaza, deprem ve yarının ne getireceğini bilememe hali.
İstanbul'un diğer hayatlarına; afet riskine, barınmaya, yaşlanmaya, gelir kaybına, göçe, mahalleye, bir hasardan sonra yeniden ayağa kalkmaya çalışan insanlara…
Bir de sigortaya biraz yer açsak?
Bu kadar holding sahibi aile yazıyoruz; bir tanesi de sigorta şirketi sahibi olsun kardeşim.
Kahramanlardan biri acente, eksper, sigortacı olsun. Bir ev yandığında “E şimdi ne olacak?” denirken sigorta da konuşulsun.
Her sahnede poliçe anlatılsın demiyorum tabii. O zaman diziyi ben bile seyretmem.
Ama sigorta gerçek hayatın bir parçasıysa ekranda da arada bir hayatın doğal akışı içinde görünse fena mı olur? Belki farkındalık dediğimiz şey biraz da böyle oluşur.
Çünkü bunların hiçbiri film icabı değil.
Bunlar gerçek hayat

Sabah Boğaz'da ardı ardına dizilmiş onlarca karavanı görünce bir sürü sigorta ürünü film şeridi gibi aklımdan geçti.
Dizilerde hayat yalıda olabilir.
Koruma açığı ise çoğu zaman kameranın dönmediği arka sokaklarda.
Yeni sezon başlamış.
Belki bu sezon kamera biraz da oraya döner.
Herkese iyi pazarlar.



Yorumlar