top of page

SALGINLAR GERÇEKTEN BİTTİ Mİ, YOKSA BİZ Mİ UNUTMAK İSTİYORUZ?


COVID sonrası dünya tuhaf bir psikolojiye girdi. Sanki herkes aynı anda ortak bir refleks geliştirdi: “Bir daha böyle bir şey yaşamayacağız.” Oysa dünya, insanların psikolojik konforuna göre dönmüyor.


Bugün yeniden manşetlerde virüs haberleri var. Bu kez gündemde hantavirüs bulunuyor. Güney Amerika bağlantılı vakalar sonrası bazı ülkelerde karantina uygulamaları başladı, sağlık otoriteleri alarma geçti, cruise gemileri izlemeye alındı. Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamalarına göre özellikle Andes tipi hantavirüs, klasik hantavirüslerden farklı olarak sınırlı da olsa insandan insana bulaş riski taşıyor. Bu nedenle bazı yolcular için 42 güne varan karantina süreçleri uygulanıyor.Diğer tarafta Kongo'da sağlık sistemini zorlayan Ebola vakaları yeniden gündeme geliyor.


Aslında COVID o kadar da geride kalmış değil. Bugün herhangi bir hastaneye, plazaya, havalimanına ya da kamu binasına girin. Asansörlerde hâlâ “Maske takınız”, “Mesafenizi koruyunuz” uyarıları duruyor. Bir zamanlar insanların birbirinden uzak durması için zemine çizilen bekleme çemberlerinin çoğu silinmedi. Bazı duvarlarda pandemi döneminden kalan yönlendirmeler hâlâ asılı.


Kimse dönüp bakmıyor belki. Ama onlar orada.

Aslında bunlar birer tabela değil; toplumsal hafızanın duvarlarda kalmış izleri.


Tehlike şimdilik geçmiş olabilir. İnsanlar normal hayatlarına dönmüş olabilir. Ancak birkaç yıl önce dünyanın durmasına neden olan bir riskin izleri hâlâ günlük hayatın içinde yaşamaya devam ediyor.


Belki de sorun tam burada başlıyor.


Çünkü gözümüzün önünde duran bu hatırlatıcılara rağmen riskleri çok hızlı unutuyoruz. Oysa risk yönetimi biraz da unutmamayı gerektiriyor.


Aslında mesele yalnızca bir virüs değil. Asıl mesele, modern dünyanın ne kadar kırılgan hale geldiği.

COVID sonrası dünya bu haberleri ilk günlerdeki kadar büyük bir panikle karşılamıyor olabilir. Çünkü insanlar psikolojik olarak yoruldu. Ancak risk yönetimi açısından baktığımızda COVID 'in bir sağlık krizi değil, modern dünyanın ne kadar kırılgan hale geldiğini gösteren dev bir stres testi olduğunu görüyoruz.

Ve dünya bu sınavdan oldukça ağır maliyetlerle çıktı.



DÜNYA EKONOMİSİ NASIL DURDU?

Pandemi sırasında küresel ekonomi trilyonlarca dolarlık kayıp yaşadı. IMF verilerine göre dünya ekonomisi II. Dünya Savaşı sonrası dönemin en sert daralmalarından birini gördü. Turizm tarafında ise tablo çok daha dramatikti. UNCTAD ve UNWTO hesaplamalarına göre yalnızca turizm sektörünün dünya ekonomisine verdiği toplam zarar 2020–2021 döneminde 4 trilyon dolar seviyesine yaklaştı. Uluslararası turist hareketleri bazı dönemlerde %70’in üzerinde düştü. Küresel turizm gelirlerinde tarihi kayıplar oluştu.

Havacılık sektöründe yaşanan tablo ise sektör tarihinin en ağır krizlerinden biri oldu. IATA ve McKinsey analizlerine göre havayolu şirketleri yalnızca 2020 yılında yaklaşık 168 ila 175 milyar dolar seviyesinde ekonomik kayıp yaşadı. Yolcu gelirleri çöktü. Bazı havalimanları neredeyse hayalet yapılara dönüştü. Uçaklar yerde kaldı. Birçok şirket filo küçülttü, personel azalttı ya da devlet destekleriyle ayakta kalabildi.

Üretim tarafında ise görünmeyen başka bir kırılma yaşandı.

Çünkü pandemi yalnızca insan sağlığını değil; küresel tedarik zincirlerini de durdurdu. Fabrikalar çalışsa bile ham madde gelemedi. Konteyner bulunamadı. Limanlar kilitlendi. Çip krizinden otomotive, ilaçtan elektroniğe kadar birçok sektör aynı anda etkilendi. Dünya, uzun yıllardır “verimlilik” adına kurduğu ultra optimize tedarik zincirlerinin aslında ne kadar kırılgan olduğunu fark etti.

Belki de COVID sonrası dönemin en kritik kavramlarından biri tam da bu oldu: Dayanıklılık.


AYAKTA KALAN İKİ SEKTÖR

Pandemi sırasında dünya ekonomisinin neredeyse tamamı yavaşlarken, iki sektör tam anlamıyla sistemin omurgası haline geldi:

Sağlık ve lojistik.

Pandemi sırasında dünya neredeyse evine kapanırken, bu iki sektör çalışmaya devam etti. Hatta lojistik sektörü bazı alanlarda tarihinin en yoğun dönemlerinden birini yaşadı. Çünkü dünya durmuş olsa bile ilaç, gıda ve temel ihtiyaç akışı duramazdı.


Ama bunun da bir bedeli oldu.


Çünkü sağlık ve lojistik sektörleri pandemi döneminde en yüksek operasyonel baskıyı taşıyan alanlara dönüştü. COVID sonrası bu sektörlerde risk yönetimi yaklaşımı ciddi biçimde değişti.

Pandemi hastanelerin yalnızca sağlık kuruluşu değil, aynı zamanda kritik altyapı olduğunu gösterdi. Bu nedenle sağlık sektöründe artık sadece klasik sorumluluk sigortaları değil; iş sürekliliği, biyolojik risk, siber güvenlik ve kritik personel yönetimi gibi başlıklar daha fazla konuşuluyor.


Lojistik tarafında ise dünya, taşımanın yalnızca operasyon değil; ekonomik güvenlik meselesi olduğunu fark etti. Bu nedenle alternatif rota, tedarik zinciri dayanıklılığı, dijital takip sistemleri ve siber güvenlik yatırımları çok daha kritik hale geldi. Sigorta tarafında ise supply chain interruption, contingent cargo exposure, liman kapanmaları ve siber saldırı kaynaklı lojistik durmalar gibi başlıklar daha görünür hale geldi.

Çünkü artık mesele yalnızca “mal taşımak” değil; malın doğru zamanda, doğru rotada ve kesintisiz biçimde akabilmesi.


BİNA AYAKTA AMA GELİR YOK

Salgın dediğimiz riskler sadece sağlık sistemi problemi değil. Aynı zamanda ekonomi, lojistik, üretim, turizm, enerji, havacılık, tedarik zinciri ve finansal sistem riski. Yani aslında salgın yönetimi ile risk yönetimi artık aynı cümlenin içinde.


Belki de COVID’in dünyaya bıraktığı en büyük miras tam olarak buydu: Bazı riskler görünmez olabilir. Ama etkileri, fiziksel hasarlardan çok daha büyük olabilir.


COVID döneminde fabrikalar durdu, limanlar kilitlendi, konteyner maliyetleri patladı. İşletmeler fiziksel olarak sağlam kalmasına rağmen faaliyet gösteremedi. “Bina ayakta ama gelir yok” gerçeğiyle tanıştı.


SİGORTACILIKTA BÜYÜK KIRILMA

İşte tam bu noktada sigortacılık açısından çok kritik bir kırılma ortaya çıktı.


Klasik sigorta mantığı fiziksel hasar üzerine kuruldu. Yangın olur, bina zarar görür, makine kırılır, sigorta çalışır. Ancak salgınlar bambaşka bir alan açtı. Fiziksel hasar olmadan da ekonomik hayat tamamen durabiliyordu.


Pandemi sonrası dünya sigorta piyasasında en büyük tartışmalardan biri de bu oldu zaten: “Fiziksel hasar olmadan faaliyet durması sigortalanabilir mi?”


Özellikle iş durması (Business Interruption) poliçeleri, tedarik zinciri kırılmaları, contingent BI teminatları, etkinlik iptalleri, seyahat sigortaları ve sağlık sistemine bağlı reasürans yapıları bu süreçte ciddi biçimde yeniden tartışıldı.


Çünkü salgınlar artık yalnızca sağlık riski değil; bilanço riski. Daha önemlisi, bu risklerin frekansı da artıyor. Son yıllarda COVID varyantları, Ebola alarmı, kuş gribi endişeleri, maymun çiçeği vakaları ve şimdi yeniden gündeme gelen hantavirüs olayları şunu gösteriyor: Dünya biyolojik risklerin daha sık konuşulduğu bir dönemde.


Üstelik küreselleşme bu riskleri büyütüyor. Eskiden lokal kalabilecek bir salgın, bugün birkaç uçuş bağlantısıyla günler içinde kıtalar arası bir probleme dönüşebiliyor, cruise gemileri adeta yüzen risk kümeleri haline geliyor.


Sigortacılık açısından bakıldığında en kritik konu belirsizlik.

Çünkü sigorta matematiği öngörülebilirlik sever. Oysa salgınlar; süresi, yayılım hızı, mutasyon riski, ekonomik etkisi ve hukuki sonuçları açısından son derece zor modellenen riskler yaratıyor. Bu nedenle pandemi sonrası dönemde birçok global reasürör salgın teminatlarına çok daha temkinli yaklaşmaya başladı.


COVID sonrası sigorta piyasasında en büyük değişim aslında “eklenen teminatlardan” çok, hangi risklerin artık otomatik kabul edilmediği ve poliçelerin nasıl yeniden yazıldığı oldu. Sigortacılık açısından sistemik risk kavramını çok sert biçimde gündeme taşıyan, aynı anda tüm dünyayı etkileyen bir olay, klasik risk dağıtımı mantığını bozdu.

Bu nedenle özellikle global piyasalarda birçok poliçe yeniden tasarlandı.




PANDEMİ SONRASI YENİ TEMİNATLAR

En belirgin değişimlerden biri iş kesintisi (Business Interruption) poliçelerinde yaşandı.

Pandemi öncesinde birçok şirket poliçesinde bulaşıcı hastalık veya otorite kararı nedeniyle faaliyet durması konusu gri alandaydı. COVID sonrası ise sigortacılar bu alanı netleştirmeye başladı. Çok sayıda poliçeye açık “pandemi / bulaşıcı hastalık istisnası” eklendi. Yani artık birçok standart poliçe, fiziksel hasar olmadan sadece salgın nedeniyle oluşan gelir kayıplarını otomatik karşılamıyor.

Buna karşılık bazı özel çözümler gelişmeye başladı:

• Parametrik salgın çözümleri

• Belirli tetikleyicilere bağlı iş durması teminatları

• Tedarik zinciri kesintisi odaklı ek klozlar

• Etkinlik iptal sigortalarında bulaşıcı hastalık genişletmeleri

• Seyahat sigortalarında karantina masrafı teminatları

• Uzaktan çalışma kaynaklı siber risk eklemeleri

• Sağlık çalışanları ve kritik sektörler için özel sorumluluk teminatları

Özellikle seyahat sigortaları ciddi değişti. COVID öncesi birçok poliçede salgınlar açıkça kapsam dışıydı ya da muğlaktı. Sonrasında zorunlu karantina giderleri, test masrafları, acil dönüş maliyetleri, yurt dışında uzayan konaklama giderleri, COVID nedeniyle iptal edilen uçuş/organizasyon zararları gibi alanlarda yeni ürünler çıktı.

Siber sigorta tarafı da dolaylı biçimde değişti. Çünkü pandemiyle birlikte milyonlarca kişi evden çalışmaya geçti ve şirketlerin saldırı yüzeyi büyüdü. Bu yüzden uzaktan erişim güvenliği, çalışan cihazları, veri ihlali, fidye yazılımı (ransomware), iş sürekliliği planları çok daha kritik underwriting kriterleri haline geldi.

Bir başka önemli alan D&O (Yönetici Sorumluluk) sigortaları oldu. Pandemi sonrası yatırımcılar ve hissedarlar şunu sormaya başladı:

“Şirket yönetimi pandemi riskine hazırlıklı mıydı?”

Bu nedenle kriz yönetimi, iş sürekliliği planlaması, çalışan sağlığı, tedarik zinciri yönetimi, kamuyu aydınlatma yükümlülükleri D&O risk analizlerinde daha görünür hale geldi.


Reasürans piyasasında ise en büyük değişim “accumulation” korkusu oldu. Çünkü COVID ile tek bir olayın sağlık, hayat, kredi, seyahat, etkinlik iptal, iş durması, siber, D&O branşlarını aynı anda etkilediği görüldü.

Bu yüzden artık salgın riskini deprem veya kasırga gibi ayrı bir katastrofik risk sınıfı olarak değerlendiriliyor.


BU ÜRÜNLER GERÇEKTEN ULAŞILABİLİR Mİ?

Peki bu sigorta ürünleri ulaşılabilir mi? Yoksa teoride mi var?”


Evet, bazı çözümler var. Ama artık bunlar eski dünyadaki kadar kolay, geniş ve ucuz değil.

COVID sonrası reasürans piyasası salgın riskine bakışını ciddi biçimde değiştirdi. Çünkü pandemi, aynı anda milyonlarca sigortalıyı etkileyen “sistemik risk” olduğunu kanıtladı. Yani deprem gibi bölgesel değil; global ve senkronize bir hasar üretme potansiyeli taşıyor.

Ama tamamen “sigortalanamaz” da değil. Klasik poliçeden çıkıp özel yapılandırılmış çözümlere geçiş var. Bugün piyasada bulunabilen başlıca çözümler:

• Non-Damage Business Interruption (NDBI)

• Contingent Business Interruption

• Parametrik salgın teminatları

• Event cancellation + communicable disease klozları

• Supply chain interruption extensions

• Seyahat + karantina masrafı paketleri

• Özel captive veya havuz çözümleri


Ancak burada üç büyük problem var:

Birincisi fiyat.Pandemi sonrası reasürörler bu riski artık çok daha agresif fiyatlıyor. Çünkü riskin korelasyonu çok yüksek. Aynı anda yüzlerce ülkede hasar oluşabiliyor. Bu nedenle özellikle turizm, cruise, havacılık, etkinlik yönetimi, lojistik, sağlık, gıda, küresel tedarik zinciri yoğun sektörler çok daha pahalı teklifler alabiliyor.

İkincisi kapasite. Eskiden daha geniş wording’ler verilirken bugün birçok sigortacı limitleri daraltıyor, bekleme süreleri ekliyor, yalnızca belirli hastalıkları kapsıyor ve muafiyetleri artırıyor.

Bu nedenle şirketler “Faaliyetim durursa gelir kaybım karşılanır” diye düşünse de; karşılarına çoğu zaman düşük alt limitler, 14-30 günlük bekleme süreleri, yalnızca belirli lokasyonlar veya resmi otorite kararlarıyla sınırlı oldukça dar kapsamlar çıkıyor.

Üçüncü problem ise wording karmaşıklığı.COVID sonrası en büyük hukuki savaşlardan biri business interruption poliçelerinde yaşandı. Çünkü birçok poliçede “bulaşıcı hastalık” ifadeleri gri alandaydı.Bu nedenle bugün sigortacılar artık çok daha detaylı yazıyor. “pandemic”, “epidemic”, “communicable disease”, “public authority closure”, “fear of contagion”, “loss of attraction”, “non physical damage” ifadeleri tek tek tanımlanıyor.


Peki ya maliyet?

Bazı sektörlerde maliyetler makul düzeyde ama burada kritik olan şirketin risk kalitesi.

Çünkü underwriting artık şunlara bakıyor:

• iş sürekliliği planı var mı,

• alternatif tedarikçi mevcut mu,

• dijital altyapı güçlü mü,

• uzaktan çalışma kapasitesi var mı,

• kriz iletişim planı var mı,

• stok bağımlılığı nasıl,

• tek ülke/tek liman bağımlılığı var mı,

• çalışan yoğunluğu ne seviyede,

• operasyon durursa ne kadar dayanabilir.


Yani artık sadece “prim ödeyip poliçe alma” dönemi yok. Risk yönetimi kalitesi doğrudan sigortalanabilirliği etkiliyor. Hatta iyi risk yönetimi olmayan şirket için bazen teklif bulunamıyor.


Özellikle global reasürans piyasasında bugün salgın riskine yaklaşım biraz şu mantıkta:

“Tam koruma veremeyiz. Ama kontrollü, sınırlı ve modellenebilir koruma sağlayabiliriz.”


Bence en önemli değişim zihinsel.


COVID öncesinde birçok şirket “iş sürekliliği planı”nı raflarda duran bir prosedür gibi görürken pandemi sonrası BCM (Business Continuity Management), alternatif tedarik, dijital altyapı ve kriz iletişimi doğrudan finansal dayanıklılık konusu haline geldi.

Bu yüzden birçok büyük şirket artık tek başına sigortaya güvenmiyor. Bu yüzden sigorta, captive, self retention, kriz rezervi, alternatif tedarik, operasyonel dayanıklılığın aynı mimarinin parçası haline geldiği hibrit yapılar kuruyor.


Aslında COVID’in sigortacılığa bıraktığı en büyük miras da bu oldu. Bazı riskler artık yalnızca poliçeyle yönetilemeyecek kadar büyük. Bu nedenle risk yönetimi ile finansal dayanıklılık birbirinden ayrılmaz hale geliyor.


Sigorta sektörü de buna göre fiyatlama, istisna, kapasite ve risk mühendisliği yaklaşımını yeniden şekillendirmeye başladı.


TÜRKİYE

Peki Türkiye bu süreçten ne ders çıkardı?

Aslında zor bir soru bu.

COVID döneminde Türkiye de dahil olmak üzere dünya genelinde çok büyük cümleler kuruldu. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” denildi. İş sürekliliği, kriz yönetimi, tedarik güvenliği, şehir dayanıklılığı, kritik altyapılar, sağlık kapasitesi gibi kavramlar bir anda herkesin gündemine girdi. Bir süre gerçekten de öyle göründü.

Şirketler BCM (Business Continuity Management) ekipleri kurdu. İş sürekliliği planları yazıldı. Uzaktan çalışma altyapıları geliştirildi. Veri merkezleri, yedekleme sistemleri, alternatif tedarik zincirleri konuşulmaya başladı. Organize sanayi bölgeleri için AFAD destekli iş sürekliliği projeleri devreye alındı. Marmara Bölgesi’nde özellikle sanayi odaklı iş sürekliliği eğitimleri ve afet hazırlık programları geliştirildi.

Sağlık tarafında pandemi kapasitesi, yoğun bakım altyapısı, acil durum koordinasyonu ve biyolojik risk yönetimi üzerine yeni çalışmalar yapıldı. Dünya Bankası Pandemi Fonu kapsamında Türkiye’nin “Tek Sağlık” yaklaşımıyla salgın hazırlık kapasitesini artırmaya yönelik yeni finansman programları da devreye alındı.

Kağıt üzerinde bakıldığında bunlar önemli gelişmeler.


Ama sonra deprem oldu.

Ve aslında toplum olarak ne kadar kısa hafızalı olduğumuz bir kez daha ortaya çıktı.


Çünkü COVID sırasında “kritik altyapı”, “kriz koordinasyonu”, “lojistik sürekliliği”, “sağlık kapasitesi”, “afet yönetimi”, “iş sürekliliği” gibi kavramları konuşurken; deprem sonrası aynı sorunların büyük bölümünün hâlâ devam ettiği görüldü.

Yine koordinasyon problemleri konuşuldu, altyapı yetersizlikleri tartışıldı, lojistik aksaklıklar yaşandı, hastanelerin dayanıklılığı sorgulandı. Yine veri, iletişim ve organizasyon sorunları gündeme geldi.


Bizim gerçeğimiz tekrar sahnedeydi.

“Türkiye’de risk çoğu zaman olay olduktan sonra kısa süreli hatırlanıyor.”

Sonra gündem değişiyor. Ve sistem eski reflekslerine geri dönüyor.


Oysa pandemi ile deprem birbirinden tamamen farklı afetler değil.

İkisi de aynı soruyu sordurtuyor:

“Bir sistem gerçekten ne kadar dayanıklı?”

Çünkü dayanıklılık yalnızca bina yapmak değil. Dayanıklılık; sağlık sisteminin çalışabilmesi, lojistiğin devam edebilmesi, enerji akışının sürmesi, veri altyapısının ayakta kalması, çalışanların organize olabilmesi, tedarik zincirinin kopmaması, kamu koordinasyonunun sürdürülebilmesi demek.


Mesela Marmara Bölgesi yalnızca nüfus yoğunluğu açısından değil; ekonomik yoğunluk açısından da Türkiye’nin kalbi. Sanayi üretiminin, finans sisteminin, limanların, dış ticaretin, lojistik akışların ve kritik tedarik ağlarının çok büyük kısmı Marmara – İstanbul hattında.

Burada büyük ölçekli yeni bir pandemi yaşansa, bu yalnızca sağlık problemi olmaz.


Aynı anda üretim, liman operasyonları, bankacılık sistemi, lojistik, ithalat/ihracat, şehir içi ulaşım, e-ticaret, enerji dağıtımı, sağlık hizmetlerinde ciddi sorunlar yaratır.


Üstelik pandemi ile depremin birleşme riski de artık tamamen teorik bir senaryo değil.

Zaten yüksek yoğunluklu, trafik baskısı yaşayan, sağlık kapasitesi sınırda çalışan, lojistik bağımlılığı yüksek bir bölgede aynı anda biyolojik risk, deprem, enerji kesintisi, siber saldırı, tedarik zinciri kırılması yaşandığını düşünün.

“Sen de abarttın bu ne felaket senaryosu” demeyin.

Modern risk yönetimi artık tam olarak bunu konuşuyor:

Tekil risk değil; birleşik risk senaryoları.


Çünkü günümüz dünyasında krizler artık tek başına gelmiyor. Pandemi sırasında dünya bunu gördü. Deprem sırasında ülke olarak biz bunu yeniden gördük.


Dünyada pek çok şirket hibrit yaklaşımlar ve dayanıklılık üzerine çalışırken; ülkemizde durum pek parlak değil.

Hâlâ birçok şirketin ilk planı sigorta. Ama hep bahsettiğimiz eksik sigorta, eksik teminat konuları satın alma reflekslerinin gölgesinde kalan sorunlar olarak varlığını sürdürüyor.


Captive denince dünya pratiğinin aksine, “şirket içi acente kur, komisyonu gelir yaz” mantığı devam ediyor.


Self retention yani riskin bir kısmını üzerinde tutma konusunda ya temeli olmayan bir cesaret ya da en düşük hasarı bile tazmin etme gibi iki ayrı uç arasında gidip geliniyor.


Kriz rezervi ise bir şirketin patronun kişisel serveti anlamına geliyor. Yani inisiyatif hatta insafa kalmış durumda.


Alternatif tedarik sistematiği ise yapısal değil; “olmazsa şuna sorarız” alışkanlığı devam ediyor.


Riskin gündemden çok hızlı düşmesi problemiyse hazırlık eksikliğinden bile daha büyük.


Risk yönetimi dediğimiz şey tam da insanların unutmaya başladığı anda çalışmak zorunda.

Afet olduğunda refleks geliştirmek yeterli değil. Asıl afet yokken disiplin göstermek gerekiyor.


Ve belki de önümüzdeki en büyük sınav bu:

Riskleri konuşan bir toplum olmak ya da yalnızca yaşadıktan sonra hatırlayan bir toplum olarak kalmak.





Kaynaklar / Referanslar

Yorumlar


bottom of page