Senin Kafan İyi mi Kardeşim? "Sigortanın Maslow Problemi"
Sigorta dünyasının en hareketli haftalarından birini geride bıraktık.
Rotterdam'daki FERMA'da risklerin birbirine bağımlılığını, yapay zekâyı, yeni riskleri, sigorta kapasitesini, dayanıklılığı ve geleceğin risk yönetimini konuştuk.
Türkiye Sigorta Haftası kapsamında düzenlenen TSB Zirvesi'nde sektörün büyüklüğünü, kaynaklarını, potansiyelini, dönüşümünü ve geleceğini tartıştık. Mobilite 2040 Vizyonu ile değişen ulaşım dünyasına, Yüksek Topuklar ile kadınların iş dünyasındaki yerine ve geleceğine baktık.
Bir haftaya ne kadar çok gelecek sığdırdık!
Birbirinden değerli konuşmacılar, önemli mesajlar, iddialı hedefler, vizyonlar...
Ama bugün başka bir yerden bakmak istiyorum.
Bütün bu vizyonların, stratejilerin, büyüme hedeflerinin ve dönüşüm planlarının sonunda ulaşması gereken insanlardan...
Sigortanın henüz ulaşamadığı insanlardan.

Geçenlerde bir toplantı esnasında , “Zeynep Hanım, iyi güzel dedin de bırak sigortayı, biz daha Maslow'un ilk aşamasındayız.” dediler.
Haksız değil.
Yıllardır “sigorta şöyle, sigorta böyle” yazıyorum, çiziyorum, konuşuyorum, anlatıyorum. Tabii bir tek ben değilim. Sektörde sürekli bir paylaşım hali var. Konferanslar, paneller, raporlar, sosyal medya paylaşımları… Koruma açığını, iklimi, siber riskleri, emekliliği, afetleri konuşuyoruz.
Sonra sosyal medyada genel akışa giriyorum. Sigorta yok gibi bir şey.
Magazin var. Siyaset var. Futbol var. Algoritmanın bütün maharetlerinden faydalanılarak üretilmiş yapay içerikler var. Bu ilginin kendisi ayrı bir sosyolojik mesele ama bugün konumuz o değil.
Sektör içi toplantılar elbette önemli. Birbirimizi anlamak, yenilikleri öğrenmek, güncel kalmak için gerekli. Ama bütün bu konuşmaların sonunda ulaşmamız gereken bir yer var:
İnsan.
Ve sorum geliyor.
Biz sektörün içinde sigortanın önemini anlatırken, dışarıdaki insanın gündeminde sigorta acaba kaçıncı sırada?
Kirasını ödeyecek. Market alışverişini yapacak. Elektrik, su, doğalgaz, telefon, ulaşım… Çocuğu varsa okul masrafı var. Sağlığı var. Kredi kartı var. Belki yaşlı anne babası var.
Bir de hayat var.
İnsan yalnızca karnını doyurup faturalarını ödemek için yaşamıyor. Arkadaşıyla bir kahve içmek, çocuğunu sinemaya götürmek, bir konsere gitmek, spor yapmak, birkaç gün tatile çıkmak da istiyor.
Sonra biz çıkıp diyoruz ki:
“Geleceğini düşün. Tasarruf et. BES yap. Sağlık sigortası al. Evini, eşyalarını sigortala. Kaskosuz dolaşma. Hayat sigortası yaptır.”
Karşıdaki dönüp:
“İyi güzel de, senin kafan iyi mi kardeşim? Ben daha bugünü çıkarmaya çalışıyorum.” dese haksız mı?
Maslow'un daha birinci basamağındayız

Hani şu meşhur Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi var ya…
En altta yemek, su, uyku ve barınma gibi fizyolojik ihtiyaçlar var. Hemen üzerinde güvenlik; sağlık, iş, gelir ve gelecek güvencesi. Sonra sevgi ve aidiyet, saygınlık ve en tepede kendini gerçekleştirme geliyor.
Küçük bir not: Hepimizin bildiği o piramit aslında Maslow'un çizimi değil. Sonradan geliştirilmiş bir görselleştirme. Üstelik ihtiyaçların mutlaka sırayla karşılanması da gerekmiyor.
Ama metafor güzel. Çünkü sigortanın bu hiyerarşideki yeri oldukça net:
Güvenlik. Yani daha ikinci basamak.
Sorun şu ki ekonomik koşullar ağırlaştıkça insanın gelirinin ve enerjisinin giderek daha büyük bölümü ilk basamaktaki ihtiyaçlara gidiyor.
Önce kira.
Önce mutfak.
Önce elektrik.
Önce ulaşım.
Önce ay sonunu getirmek.
Güvenlik ikinci sırada duruyor ama ikinci sıraya çıkacak para kalmıyor.
İşin acı tarafı da burası aslında.
İnsan güvenceye en fazla ihtiyaç duyduğu dönemde güvence satın alabilecek ekonomik alanını kaybediyor.
Rakamlarla konuşalım.
2026 yılında net asgari ücret 28.075 TL.
TÜRK-İŞ'in Eylül 2026 araştırmasına göre bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti 48.885 TL. Dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda harcaması 37.801 TL, yoksulluk sınırı ise 123.130 TL.
TÜİK'in 2025 Hanehalkı Bütçe Araştırması paranın nereye gittiğini de açıkça gösteriyor.
Ortalama hane harcamasının %29,3'ü konut ve kiraya, %20,5'i ulaşıma, %17,3'ü gıdaya gidiyor. Üçünü topladığınızda %67,1. Daha sağlık yok. Eğitim yok. Kültür yok. Tatil yok. Spor yok. Beklenmedik masraf yok. Birikim yok.
En düşük gelir grubundaki hanelerde yalnızca konut ve gıdanın payı %67,9.
Peki sigorta ve finansal hizmetler? %0,8.
Belki de koruma açığını konuşmaya tam bu rakamdan başlamalıyız. Çünkü yıllardır “sigorta bilinci düşük” diyoruz.
Ama açıkça görünüyor ki mesele sadece düşük farkındalık değil.
İnsan evinin yanabileceğini bilmiyor mu? Hastalanabileceğini düşünemiyor mu? Trafik kazasının başına gelebileceğinden habersiz mi?
Yoksa biliyor da sıra sigortaya gelene kadar para mı bitiyor?
Burada sektör olarak kendimize sormamız gereken soru var. Sigorta yaptıramayan insanlara, onların ekonomik koşullarına uygun hangi çözümleri sunuyoruz?
Ürünlerimizi, teminatlarımızı, dağıtım modellerimizi ve hatta kullandığımız dili ne kadar onların hayatına göre şekillendiriyoruz?
Sigortaya erişememeyi yalnızca sigorta bilincinin eksikliğiyle açıklamak, sorumluluğun önemli bir bölümünü müşterinin üzerine bırakmak gibi geliyor.
GSYH önemli. Büyüme, ihracat, yatırım, istihdam, kişi başına gelir elbette önemli.
Ama ben vatandaş kafamla bir ülkenin ekonomik gücüne başka şeylere bakarak da karar veriyorum.
Gençler beş yıl sonrasını düşündüğünde akıllarına ne geliyor?
Bir aile çocuk sahibi olmayı düşündüğünde önce sevincini mi, maliyetini mi hesaplıyor?
Başlarına kötü bir şey geldiğinde insanlar ne kadar süre kendi imkânlarıyla ayakta kalabiliyor?
Çünkü bana göre bir ekonominin gerçek gücü, yalnızca ürettiği değerle değil, insanların ekonomik zorluklar karşısında ne kadar dayanıklı kalabildikleriyle de ölçülmeli.
Bunun iktisat literatüründe de bir karşılığı var: hanehalkı finansal dayanıklılığı — household financial resilience.
En basit haliyle; bir ekonomik şok geldiğinde onu karşılayabiliyor musunuz ve sonrasında yeniden ayağa kalkabiliyor musunuz?
Bence bir ekonominin dayanıklılığına yalnızca kurumlarının ve şirketlerinin bilançosundan bakamayız. Toplumsal ekonomik dayanıklılık, en sonunda milyonlarca insanın tek tek ekonomik dayanıklılığıyla ilgili.
İnsanların başlarına kötü bir şey geldiğinde yeniden ayağa kalkabilecek ekonomik gücü yoksa, o kırılganlık yalnızca onların kişisel meselesi olarak kalmıyor. Bir süre sonra ailenin, toplumun ve nihayetinde kamunun meselesine dönüşüyor.
İşte tam bu nedenle sigorta diyorum.
Buraya kadar anlattıklarımdan “Şimdi sigortanın sırası mı?” sonucu çıkmasın.
Tam tersine.
Sigortaya en az para ayırabilen insan, sigortaya en fazla ihtiyaç duyan insan olabilir.
Varlıklı birinin evi yandığında serveti azalır. Birikimi olmayan birinin evi yandığında hayatı dağılabilir. Birisi için 50 bin liralık beklenmedik bir masraf can sıkıcı bir kayıpken başka bir aile için aynı tutar ciddi bir borcun başlangıcı olabilir. Birinin hasarı bilançosunda kayıp olan tutar, diğerinin hayatında kırılma noktası olabilir.
Sigorta tam olarak bunun için var: kötü bir olayın ekonomik sonuçlarının insanın taşıyamayacağı kadar ağır hale gelmesini engellemek için.
Maslow'a geri dönersek sigortanın işlevini şöyle tarif etmek daha doğru: Sigorta insanı Maslow piramidinde yukarı çıkarmaz. Ama başına kötü bir şey geldiğinde hayatının yeniden yalnızca en temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığı noktaya sıkışmasını engelleyebilir.
Evi yanan insan piramidin altına düşmez belki ama barınma ihtiyacı yeniden karşılanması gereken bir konu haline gelir. Ciddi bir hastalık geçiren veya gelirini kaybeden insan için de durum benzer, dün gelecek planı yaparken bugün yeniden kirasını, mutfağını, tedavisini nasıl karşılayacağını düşünmeye başlayabilir.
Sigortanın asıl ekonomik işlevlerinden biri de bu; şoku ortadan kaldırmaz. Şokun insanın hayatında yaratacağı ekonomik gerilemeyi sınırlamaya çalışır.
İyi de aynı yere dönüyoruz.
Sigortaya ayıracak bir bütçesi yok, parası yok. Peki şimdi ne yapacağız?
Mikrosigortayı konuşmalıyız
Mikrosigorta Türkiye'de bilinmeyen ve yapılmamış bir uygulama değil. Bugün de farklı modellerle devam eden programlar var.

2011 yılında Güneş Sigorta, Türkiye İsrafı Önleme Vakfı'nın Grameen Mikrokredi Programı üzerinden düşük gelirli kadın girişimcilere yönelik bir MikroSigorta uygulaması başlatmış. İlk etapta yaklaşık 55 bin kadının dahil edildiği sistemde ürün son derece basit.
Kaza sonucu ölüm ve sürekli sakatlık başta olmak üzere belirli risklere karşı 10 bin TL teminat, yıllık yalnızca 12 TL prim.
Bugünün rakamlarıyla düşünmeyin. Önemli olan model.
Düşük prim. Düşük ama anlamlı teminat. Basit ürün. Doğru hedef kitle. Kolay dağıtım.
Ardından MikroKonut gelmiş. Düşük gelirli kadınların evlerini ve temel varlıklarını korumaya yönelik, yine son derece düşük primli bir model.
Üstelik bunlar birkaç yüz kişilik sosyal sorumluluk projeleri olarak kalmamış. 2014 yılına gelindiğinde MikroSigorta kapsamındaki kadın sayısı yaklaşık 68 bine, MikroKonut kapsamındaki sigortalı sayısı ise 35 bine ulaşmış. Mikrokredi kullanan kadınların yaklaşık %90'ının MikroSigorta'ya katılmış.
Ve sistem yalnızca poliçe üretmekle kalmamış, hasar da ödemiş. 2018 yılında MikroKonut kapsamında 16 binden fazla kişi sigortalıyken yaklaşık 153 bin TL tazminat ödenmiş.
Peki bugün?
TGMP- Türkiye Grameen Mikrofinans Programı'nın internet sitesinde Bereket Sigorta ile yürütülen Mini Sigorta uygulaması yer alıyor. Ancak MikroKonut'un bugün aynı kapsamda devam edip etmediğine ilişkin güncel bilgiye ulaşamadım.
Bereket Sigorta'nın dar gelirli kadın çiftçilere yönelik İmece Sigortası da bu alandaki örneklerden biri. Türkiye Sigorta'nın Pratik Ev, Anadolu Sigorta'nın İş'te Koruma gibi düşük primli veya sadeleştirilmiş koruma çözümleri de sigortaya erişimi artırmaya yönelik çalışmalar arasında . Elbette bunların hepsi teknik anlamda mikrosigorta değil, bu arada çözüm sunan şirketlerimiz yazıda geçenlerle de sınırlı değil.
Hatırlarsanız "2030’a Giderken Sigorta Sektörü Neyi Konuşuyor? TSB 2026 Durum Belgesi" başlıklı yazımda belirttiğim gibi TSB'nin 2020–2024 Strateji Raporu'nda mikrosigortaya uygun bir mevzuat çerçevesi oluşturulması da hedeflenmişti.
Demek ki ne ihtiyaç yeni ne de çözüm arayışı.
Türkiye'de bunun deneyimi, ürünleri ve dağıtım modelleri var. Şimdi bu deneyimlerden yararlanarak düşük gelirli milyonlarca insanın gerçekten ulaşabileceği, ihtiyaçlarına cevap veren ve sürdürülebilir sigorta çözümlerini nasıl çoğaltabileceğimize odaklanmalıyız.
Elbette düşük primli bir ürün geliştirmek tek başına yeterli değil. Riskin doğru fiyatlanması, sürdürülebilir bir risk havuzu oluşturulması, dağıtım maliyetlerinin yönetilmesi ve hasar süreçlerinin kolaylaştırılması gerekiyor. Bütün bunların sigorta tekniğine uygun, finansal açıdan sürdürülebilir ve tüketiciyi yanıltmayacak bir yapıda tasarlanması şart.
Ancak müşterinin sigortaya bütçesi olmaması gerçeğini değiştiremiyorsak, en azından sigortanın müşteriye ulaşma biçimini değiştirebiliriz. İnsanların bütün kaybını karşılayamıyorsak, ilk toparlanma maliyetini karşılayacak bir sigorta sunamaz mıyız?
Devlet neden işin içinde olmasın?
Devlete akıl vermek haddime düşmez ama ekonomik olarak kırılgan hanelerin temel risklere karşı korunmasını yalnızca bir “sigorta satın alma” meselesi olarak görmemek gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü Türkiye'de devletin sigortayı desteklemesi yeni bir fikir değil.
Tarım sigortalarında devlet prim desteği veriyor. Devlet Destekli Ticari Alacak Sigortası var. BES'te devlet katkısı var. Hayat ve bazı şahıs sigortalarında vergi avantajları var.
Geliri belirli seviyenin altında kalan vatandaşın Genel Sağlık Sigortası primini devlet karşılıyor.
Yani prensip zaten mevcut:
Bazı risklerin yönetilmesini toplum açısından değerli buluyorsak devlet bunun finansmanına katkıda bulunuyor.

Ekonomik olarak kırılgan hanelerin temel sigorta koruması için bir “Temel Koruma Paketi” hazırlanabilir.
-Konut ve eşya için düşük limitli yangın ve afet koruması.
-Ferdi kaza ve kalıcı sakatlık.
-Vefat halinde aileye belirli bir ödeme.
-Afet sonrası geçici barınma desteği.
-Belki çok sınırlı bir hastane nakit veya gelir kaybı teminatı.
Primin gelir durumuna göre vatandaş ve devlet tarafından birlikte ödendiği, hatta mevcut sosyal yardım sistemine entegre edilebilen bir model.
BES'teki “Sen tasarruf et, ben de katkıda bulunayım” yaklaşımı gibi: “Sen kendini koru, ben de priminin bir bölümünü karşılayayım.”
Çünkü başta da paylaştığım gibi bir ülkenin dayanıklılığı, vatandaşının dayanıklılığından bağımsız düşünülemez.
Bugün küçük bir prim desteği veren devlet, yarın yangın, sel, deprem, kaza veya ölüm sonrasında bütün ekonomik güvencesini kaybetmiş bir haneyi tamamen sosyal yardım sistemi içinde taşımak zorunda kalmayabilir.
Dolayısıyla sigorta primine verilen destek aslında sadece gider değil, gelecekteki sosyal maliyetin bir bölümünü bugünden yönetme imkânı.
Bu kadar yazdım, sormadan geçemeyeceğim. DASK'ın 2023 faaliyet raporunda Zorunlu Afet Sigortası'nın 2024'ün üçüncü çeyreğinde yürürlüğe girmesinin öngörüldüğü belirtiliyordu. OVP'de de yer aldı. 2026'nın ekim ayındayız. Sel, heyelan, fırtına ve diğer afet riskleri giderek daha fazla önem kazanırken Zorunlu Afet Sigortası (ZAS) hâlâ hayata geçmedi.
Zorunlu sigortaların kapsamını genişletmek kadar, ekonomik olarak kırılgan hanelerin primlerini nasıl karşılayacağını da düşünmeliyiz.
Çünkü zorunluluk tek başına erişilebilirlik sağlamıyor.
Sigortacılıkta süslü, havalı lafları söylemeyi seviyoruz.
Protection gap. Resilience. Climate change. Financial inclusion.
Ama arada Türkçesini de konuşalım.
Koruma açığı. Dayanıklılık. Erişilebilirlik.
Ve en önemlisi insan.
Sigorta insanı zenginleştirmez. Hayallerini de gerçekleştirmez. Ama bir yangının, kazanın, hastalığın veya afetin ardından hayatının tamamen dağılmasını önlemeye yardımcı olabilir.
Bazen birkaç aylık kira, bazen kaybedilen temel eşyaların yerine konulması, bazen de bir kazanın ardından aileye uzanan küçük bir destek…
Sigortanın toplumsal işlevini biraz da böyle düşünelim: Yere düştüğümüzde uzanan bir dost eli.
“Neden sigorta yaptırmıyorsunuz?” diye soralım elbette.
Ama bir de şunu soralım:
İnsanlar sigortaya ulaşamıyorsa, biz sigortayı onlara nasıl ulaştırabiliriz?
Daha da önemlisi, insanlarla sigortanın gerçekten buluşabileceği modelleri hep birlikte geliştirelim.
Not: Özellikle TSB Zirvesi'nde sektörün kaynakları, bu kaynakların nasıl değerlendirildiği, sigortanın ekonomideki yeri ve geleceğe yönelik hedefler konusunda üzerinde durulması gereken önemli mesajlar vardı. Hatta bu yazıda sorduğum bazı soruların yanıtları da o konuşmaların içinde saklı olabilir.
TSB Zirvesi'ne ilişkin gözlemlerimi, konuşmacıların mesajlarını ve kendi değerlendirmelerimi hafta içinde ayrı ve kapsamlı bir yazıda paylaşacağım. Çünkü paylaşılmayı hak eden çok konu var.
#Sigorta #Mikrosigorta #SigortayaErişim #KorumaAçığı #FinansalDayanıklılık #ToplumsalDayanıklılık #Maslow #SigortaKapsayıcılığı #DevletDestekliSigorta #ZorunluAfetSigortası
Blog Yazıları
Sigortayla Dolu Bir Hafta Başlıyor -Rotteda'dan İstanbul'a Merceği Genişletme Zamanı




Yorumlar