top of page

Savaş Bitmiyor, Bitmiyor, Off! – I Bir Savaşın Ekonomik Coğrafyası

3 gün önce
14 dakikada okunur

Savaş Bitmiyor, Bitmiyor, Off!


Bir ara sanki savaş kendi halinde bir köşede devam ediyormuş gibi oldu. İsrail ilk aylardaki kadar her gün manşetin merkezinde değildi. Şubat ayında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırılarıyla başlayan savaş, Haziran’daki kısa süreli ateşkes girişiminin de dağılmasının ardından giderek daha fazla ABD–İran çatışması görüntüsü vermeye başladı.

İsrail Lübnan, Gazze, Batı Şeria ve İran ekseninde hâlâ başlıca aktörlerden biri. Ama petrol tankerlerinin vurulduğu, İran’ın Amerikan savaş gemilerini hedef aldığı, ABD’nin İran tankerlerini vurduğu ve Washington’ın Hürmüz’den petrol akışını askeri güçle yeniden açmaya çalıştığı son döneme baktığımızda savaşın ekonomik cephesinde ağırlık merkezinin belirgin biçimde Washington–Tahran hattına kaydığını söylemek mümkün.


Tam “Hürmüz biraz açılıyor galiba” derken bu kez Suudi Arabistan’dan haber geldi.

Saudi Aramco’nun East–West Pipeline’ı, yaygın adıyla Petroline, drone saldırısına uğradı. ABD İran’ın Petroline saldırısının arkasında “muhtemelen” bulunduğunu söyledi. Irak ise saldırının kendi topraklarından yapıldığı yönündeki iddialar üzerine soruşturma başlattı. Soruşturma sürüyor; dolayısıyla bunu bugün için kesinleşmiş gibi yazmak doğru olmaz.

Ve Suudi Arabistan hattı geçici olarak kapattı.


İlk bakışta Ortadoğu’dan gelen onlarca enerji haberinden biri gibi görünebilir. Ama değil.

Çünkü Petroline, tam da Hürmüz’deki petrol akışı savaş nedeniyle sekteye uğradığında dünyanın başlıca alternatiflerinden biri haline gelen hat. Yani vurulan herhangi bir petrol boru hattı değil.

Yaklaşık 1.200 kilometre boyunca Suudi Arabistan’ı doğudan batıya geçen hat, ülkenin doğusundaki petrol üretim merkezlerini Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu’ya bağlıyor, petrol tankerle Hürmüz Boğazı’ndan geçirilmeden Kızıldeniz’e çıkarılabiliyor.

Hürmüz aksayınca çözüm yollarından biri olan ve saldırıdan hemen önce günde yaklaşık 4–5 milyon varil petrol taşıdığı bildirilen Petroline Kabaca küresel petrol arzının yüzde 5’ini ifade ediyor.

Şimdi çözümün kendisi vuruldu.


Bir Yol Kapanırsa Ötekinden Gideriz

Küresel tedarik zincirlerinin uzun yıllardır üzerine kurulduğu varsayımlardan biri buydu.

Bir liman kapanırsa başka liman. Bir üretici devre dışı kalırsa başka tedarikçi. Bir deniz yolu riskli hale gelirse alternatif rota.

Hürmüz’den geçemiyorsak petrolü boru hattıyla Kızıldeniz’e çıkarırız dediniz, Ama petrol Yanbu’ya ulaştığında hikâye artık orada da bitmiyor. Kızıldeniz’in güney kapısında Husi saldırıları, deniz trafiğine yönelik tehditler ve Yemen’de yeniden tırmanan savaş nedeniyle dünyanın en problemli deniz geçişlerinden biri olan Babülmendep var.


Sigortacılar için önemli gerçek Alternatif güzergâhın alternatif risk alanı haline gelmesi.


Haritaya yukarıdan bakalım.

Hürmüz riskli, Petroline vuruldu, Yanbu stratejik, Kızıldeniz riskli, Babülmendep riskli.

Karadeniz’de Rusya–Ukrayna savaşı enerji tesislerini, limanları ve tanker taşımacılığını etkilemeye devam ediyor.

Yani artık tek bir “chokepoint” problemiyle karşı karşıya değiliz. Multiple chokepoint risk.

Bir güzergâhtaki riski diğerine taşıyoruz; sonra diğer güzergâh da savaş alanına dönüşüyor. Sigortacı açısından bunun çok tanıdık adı Kümül.


Petroline Sigortalı mı?

Saudi Aramco’nun kendi captive şirketi Stellar Insurance Ltd. ve uluslararası piyasalardan satın aldığı sigorta kapasitesi olduğunu biliniyor. Bugün “Petroline şu limite kadar şu şartlarla sigortalı” diyen, kamuya açık bir belge yok. Diğer taraftan konu bundan biraz daha karmaşık.


Drone saldırısı hangi risk tanımına giriyor? Savaş mı ? Terörizm mi ? Sabotaj mı? Poitik Şiddet mi?

Bir devletin doğrudan saldırısı ile devlet destekli non-state actor saldırısı aynı wording açısından aynı sonuç doğurmayabilir.

Burada poliçedeki birkaç kelime yüz milyonlarca dolarlık fark yaratabilir.

Captive üzerinde ne kadar risk tutmuş, poliçe muafiyetleri istisnaları nasıl tasarlanmış, ihtiyari koruma limitleri nerden başlıyor , kar kaybı teminatı var mı ? Kar kaybı kapsamı nasıl gibi sigorta tekniği açısından aklımızda bu ve daha da fazlası soru gelir.


Boru hattının kendisine gelen zarar ile boru hattından petrol akmamasının yarattığı ekonomik zarar aynı şey değil.

Hattın fiziksel onarımı bir tutar sadece ama her gün dünya piyasasına ulaşamayan milyonlarca varil petrolün ekonomik etkisi ise bambaşka bir tutar ve bu zararın tamamı geleneksel sabit kıymet sigortalarına konu değil.


Menfaat Sahibi Kim?

Burada da konu yalnız Saudi Aramco değil.Fiziksel boru hattında owner/operator olarak Aramco’nun menfaati var.

Ama petrolün yolculuğunu takip etmeye başladığımızda menfaat sahipleri artıyor. Petrolü satın alan şirket, tüccar, finansmanı sağlayan banka, mal sahibi, charterer, armatör, rafineri, petrokimya tesisi veya petrolün zamanında ulaşmasına bağımlı başka bir üretici.


Çünkü teslim sözleşmesine göre riskin hangi noktada geçtiğine bağlı olarak menfaat sahipliği değişiyor. Gemide gövde makine ve savaş gündeme gelirken, P&I ayrı bir sorumluluk evreni, rafineri hammaddesini alamazsa Contingent Business Interruption (CBI- Üçüncü taraflara bağlı iş durmaları) ve tedarik zinciri riski gündeme gelebiliyor.

Finansmanı veren bankanın ticari kredi riski ve bunu finanse eden kredi sigortacısının başka bir riski var. Özetle bir drone saldırısı birbirinden tamamen farklı sigorta poliçelerine dokunabilir ve sigorta sektöründeki ayak izi, patlayan alanın kilometrekaresinden çok daha büyüktür.


Marine Piyasasında Sorulacak Sorular da Değişti

Bir zamanlar denizcilik savaş underwriter’ının temel sorularından biri şuydu:

Where are you going? Nereye gidiyorsun?

Bugün bu yeterli değil

Geminin sahibi kim?) Menfaat sahibi kim?), Charterer kim? Yük kime ait? Malın çıkış ve varış limanı neresi?, Son uğrak limanların hangileri? Geminin, yükün, sahibinin, charterer’ın veya işlemin İran, İsrail, ABD, Suudi Arabistan ya da yaptırıma/hedeflemeye konu başka bir ülke veya tarafla herhangi bir bağlantısı var mı? Geminin AIS kullanımında olağandışı bir durum var mı? Hangi chokepoint’lerden geçilecek? Alternatif rota mümkün mü?

Savaş iptal klozu ne zaman devreye girebilir? Yük yeniden yönlendirilirse sigortacı bilgilendirilecek mi? Gibi sorular gündemde


Yani risk artık Nexus risk- Kiminle bağlantılı olduğunuz, nereye gittiğiniz kadar önemli hale geliyor.

Swiss Re’nin "Marine" tarafındaki son değerlendirmesinin “Geopolitics has moved to the centre of underwriting”diye başlaması tesadüf değil.


Marine underwriter artık yalnız gemiyi değerlendirmiyor. Coğrafyayı, siyasi ilişkileri, yaptırımları, yük sahipliğini ,menfaat sahipliğini , ticaret akışını ve gerektiğinde geminin geçmiş rotasını birlikte değerlendiriyor.


Sigorta Fiyatından Daha Önemli Bir Şey Var: Sigortanın Bulunabilmesi

Hürmüz transit maliyetleri savaş sonrasında dramatik biçimde arttı. ENOC ( Emirates National Oil Company ) un Reuters’a verdiği rakamlara göre nakliyat sigorta maliyeti bazı işlemlerde yük değerinin %6’sına kadar, savaş riskine ilişkin ek maliyet ise bazı durumlarda %10’a kadar çıkabiliyor. Tek bir petrol sevkiyatının toplam transit maliyetine 10–20 milyon dolar eklenebildiği belirtiliyor.

Burada önemli olan yalnız fiyat değil. Bazı piyasa oyuncularının maliyet nedeniyle sigorta almamayı bile değerlendirdiği bildiriliyor.

Asıl kritik eşik de burada. Bir sigortacı “Bu risk için %2 değil %5 istiyorum” derse ticaret pahalanır. Ama “Bu riski yazmıyorum.” derse mesele değişir.

Çünkü bazı ticari işlemler sigortasız gerçekleşemez. Finansmanı bulunamaz, bankalar kredi vermez. Charterparty kabul edilmez. Mal sahibi yükünü göndermez. Gemi sahibi gemisini o bölgeye sokmaz.

İşte burada sigorta, savaşın kenarında duran bir finansal ürün olmaktan çıkıp küresel ticaret altyapısının parçası haline geliyor.


Bazen bir gemi limandan füzeler yüzünden değil, O füzenin riskini taşıyacak sigorta kapasitesinin bulunamaması yüzünden kalkmaz.



Suudi Arabistan’ın Çözümü : Devlet Destekli Kapasite


9 Eylül’de Saudi Marine War Risks Insurance Pool kurulması onaylandı. Nakliyat ve gövde ( carggo & Hull) savaş riskleri için kapasite sağlaması amaçlanan havuzun organizasyonuna Saudi Re liderlik ediyor.

Bu sigorta tarihinin tekrar eden bir davranış biçimini hatırlatan bir durum. Risk büyür, fiyat yükselir, biraz daha büyür bu sefer özel piyasa kapasitesi azalır ve risk artık ekonomik faaliyet için sistemik bir engel haline geldiğinde devlet veya kamu destekli mekanizma devreye girer.

Geçmişte terör ve doğal afet havuzlarında, nükleer riskte gördüklerimizi şimdi savaş riskinde görüyoruz.

Bu bir sigorta sektörü problemi gibi görünse aslında devletlerin enerji arzı, dış ticaretve ekonomik güvenlik problemi.

Sigorta endüstrisinin ekonomik sistem içindeki rolünü en net gösteren örneklerden biri de bu. Çünkü sigorta yoksa bazı riskleri almak pahalı değil; imkânsız.


Savaş Petrol Pompasında Bitmiyor

Petrol fiyatının yükseldiğinde ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Benzin ve motorin pahalanıyor, dolayısıyla da nakliye. Sanayi maliyetleri artıyor ve enflasyon yükseliyor

Körfez savaşının dünya ekonomisine taşıdığı ikinci ve üçüncü dalga etkiler çok daha ilginç .Çünkü Körfez’den yalnız petrol ve LNG çıkmıyor.

Basel’deki BIS (Bank for International Settlements, Uluslararası Ödemeler Bankası) verileri Ortadoğu’nun dünya denizyoluyla taşınan LPG, gübre ve helyumun yaklaşık üçte birini; kükürdün ise neredeyse yarısını sağladığını gösteriyor.

Ve bir anda Ortadoğu’daki savaş ile günlük hayatımız arasında hiç beklemediğimiz yollar kesişiyor

Bir savaşın ekonomik coğrafyası

Helyum Yalnız Balon Uçurmuyor

Helyum MRI cihazlarında ,Yarı iletken (semiconductor)üretiminde ,Fiber optikte, Uzay ve havacılık sanayinde, İleri teknoloji üretiminde, süperiletken sistemlerde ve çok düşük sıcaklık gerektiren endüstriyel süreçlerde kullanılıyor.

Katar başta olmak üzere Körfez, dünya helyum arzının çok önemli bir bölümünü üretiyor.Dolayısıyla Hürmüz’de yaşanan lojistikproblem binlerce kilometre uzaktaki semiconductor fabrikasına , İstanbul’daki MR cihazına kadar ulaşabilir.


Gübre: Savaşın En Hafife Alınan Riski

Gübre meselesini biraz daha açmak gerekiyor. Çünkü burada yalnız “gübre fiyatı yükselir, gıda pahalanır” durumundan daha karmaşık ve gecikmeli bir zincir var.

Savaş öncesinde Hürmüz Boğazı’ndan küresel üre ticaretinin yaklaşık üçte biri ve deniz yoluyla taşınan kükürdün neredeyse yarısı geçiyordu.

Savaş başladığında sert şekilde düşen sevkiyatlar Haziran’daki geçici yumuşama ile yeniden çıkmaya başlasa da trafik hala savaş öncesi seviyelerin altında. Üstelik Katar ve BAE’deki bazı üretim altyapısının da savaş sırasında zarar görmesi sorunu yalnız “gemi geçebiliyor mu?” meselesi olmaktan çıkarıyor.

Üre azotlu gübrelerin temel ürünlerinden biri. Ürenin arkasında amonyak, amonyağın arkasında büyük ölçüde doğal gaz var. Yani doğal gaz fiyatı yükseldiğinde yalnız evimizin enerji faturası yükselmiyor. Tarlanın azot maliyeti de yükseliyor.


Bir de kükürt var; kükürtten sülfürik asit, sülfürik asitten fosfat işleme süreçleri ve nihayetinde fosfatlı gübre üretimine uzanan zincir nedeniyle, Körfez’in enerji üretimi ve rafinaj faaliyetlerindeki bir aksama doğrudan fosfatlı gübre ekonomisine kadar ulaşabiliyor.


Bir çiftçi için denklem mazotun, azotlu gübrenin, fosfatlı gübrenin, nakliye ve finansmanın tırmanışa geçtiği hale geliyor.

Kritik nokta ise burada çiftçilerin bu girdileri aynı miktarda almamaya başlaması. Mesela fiyat çok yükselirse çiftçi gübre kullanımını azaltabilir. İşte o anda ekonomik şok görünmez hale geliyor.


Belki bugün market fiyatına yansımıyor. Ama aylarsonra verime yansıyor.Buğdayın kaçırılmış gübreleme dönemini altı ay sonratelafi edemezsiniz. Bu yüzden 2026’daki enerji ve gübre şoku 2026 enflasyonu değil aslında 2027 hasadının da hikâyesi.


WTO’(World Trade Organization, DünyaTicaret Örgütü DTÖ) nun Temmuz analizinde de uyarı tam olarak bu: Hürmüz kaynaklı gübre ticareti kesintisi özellikle bazı Afrika ve Asya ülkelerinde gübre erişimini, ardından tarımsal verimi ve gıda güvenliğini tehdit ediyor.

Türkiye açısından da konu yabancı değil.

2025’te Türkiye yaklaşık 2 milyar dolarlık gübre ithal etmiş, sadece üre ithalatı yaklaşık 1,03 milyar dolar ve ürede en büyük kaynak ülke yaklaşık 954 bin ton ve 382milyon dolar ile Umman. Ardından Mısır, Rusya, Türkmenistan geliyor; Katar ve BAE de tedarikçi ülkeler arasında.

Türkiye’nin doğrudan İran gübresine bağımlılığı yüksek olmasa da Umman, Katar, BAE ve Körfez navlunları etkilendiğinde global üre fiyatı etkileniyor ve başka ülkeden alsak bile dünya fiyatından kaçamıyoruz.

Rusya’dan tedarik seçeneğinde de Karadeniz ve jeopolitik riskler var, bu nedenle Türkiye için sorun tek tedarikçi sorunu değil."Correlated sourcing risk" yani birbiriyle bağlantılı tedarik riski. Alternatif tedarikçilerimizin bir kısmı farklı savaş ve chokepoint risklerine aynı anda maruz kalabiliyor.

En Çok Hangi Endüstriler Etkilenir?

İlk bakışta enerji ve dezicilik diye düşünüyoruz. Ancak liste çok daha geniş.

1. Denizcilik ve Lojistik

Denizcilik ve lojistik, savaşın etkisini en hızlı ve en güçlü hissedecek sektörlerin başında geliyor. Riskli bölgelerden kaçınmakiçin rotaların uzaması yakıt tüketimini ve bunker maliyetlerini artırırken,savaş ve yük sigortalarının pahalanması ile yükselen charter bedelleri taşımamaliyetlerini daha da yukarı çekiyor. Gemilerin belirli bölgelerden çekilmesi,konteyner ve tanker tonajının efektif kapasitesini azaltırken transit süreleriuzuyor; limanlarda beklemeler ve yeniden rotalama (rerouting) ihtiyacı artıyor.Üstelik yükün yolda daha uzun süre kalması şirketlerin işletme sermayesini(working capital) de daha uzun süre bağlıyor. Böylece savaşın lojistiğefaturası yalnızca daha pahalı navlun değil; daha az kapasite, daha uzun teslimat süresi ve daha yüksek finansman ihtiyacı olarak ortaya çıkıyor.

Bir ürünün 20 gün yerine 40 günde gelmesi navlunu katlamakla kalmaz , şirketin parasının stokta bağlı kaldığı süre de artar, Dolayısıylalojistik krizi aynı zamanda finansman krizi yaratır.

2. Havacılık

Havacılıkta etki çok daha hızlı hissediliyor. Jet yakıtı fiyatlarındaki artışın üzerine hava sahalarının kapanması (airspace closures), uçuşlarınyeniden rotalanması (rerouting), uzayan uçuş süreleri, artan ekip çalışmasüreleri (crew time), düşen uçak kullanım verimliliği (aircraft utilisation),savaş riski sigortalarının maliyeti ile havaalanı ve destinasyon riskleriekleniyor. IATA, 2026 için jet yakıtı ortalamasının yaklaşık 152dolar/varil olmasını ve yakıtın havayollarının toplam işletme giderleri içindeki payının %25,4’ten %31,4’e yükselmesini bekliyor. Bunun havayolu kârlılığı üzerindeki baskısı ciddi; tüketici tarafındaki karşılığı ise daha pahalı biletler, yakıt ek ücretleri (fuel surcharge), daha düşük uçuşfrekansları ve bazı hatların kaldırılması olabilir. Ancak havacılıktaki sorun yolcu taşımacılığıyla sınırlı değil. Hava kargo kapasitesinin azalması ve maliyetinin yükselmesi; ilaç ve medikal ürünlerden yarı iletkenlere, elektronikten yüksek değerli yedek parçalara ve bozulabilir gıdaya kadar hızın kritik olduğu pek çok sektörün tedarik zincirini etkileyebilir. Böylece havacılıktaki bir savaş ve enerji şoku, çok kısa sürede başka endüstrilerin üretim ve tedarik problemine dönüşebilir.

3. Tarım ve Gıda

Tarım, savaşın petrol fiyatındaki yükselişten en güçlü ikinci ve üçüncü tur etkileri görebileceğimiz sektörlerden biri. Çiftçinin maliyetine yalnız mazot değil; gübre, pestisit, ambalaj, soğuk zincir, nakliye ve finansman giderlerindeki artış da aynı anda yansıyor. Üstelik buradaki arz şoku tüketiciye hemen ulaşmıyor; etkisi gecikmeli ve zincirleme ortaya çıkıyor. Önce üretim maliyeti yükseliyor, ardından çiftçinin ne kadar ekeceği ve ne kadar hammade ve girdi kullanacağı değişiyor. Gübre ve diğer girdilerin kullanımının azalmasıverimi düşürebiliyor; daha düşük verim ise aylar sonra daha düşük ürün arzı vedaha yüksek gıda fiyatı olarak tüketicinin karşısına çıkıyor. Dolayısıyla bugünün enerji ve gübre şoku, yarının gıda enflasyonuna dönüşebilir.

4. Petrokimya ve Kimya

IEA (International Energy Agency – Uluslararası Enerji Ajansı), enerji sektörü dışındaki en ciddi üretim sorunlarından birinin petrokimyada ortaya çıktığına dikkat çekiyor. Çünkü petrokimya zincirinin başındaki nafta, LPG ve etan (ethane) gibi hammaddelerden etilen , propilen ,polietilen ve polipropilen gibi modern sanayinintemel girdileri üretiliyor. Zincirin diğer ucunda ise ambalajdan plastik ürünlere, kablo ve borudan medikal sarf malzemelerine, beyaz eşyadan elektroniğe, otomotivden tekstil ve inşaata kadar neredeyse bütün modern sanayi var. Bu nedenle ilk bakışta küçük görünen bir hammadde veya plastik granül tedarik sorunu, çok kısa sürede birbirinden tamamen farklı onlarca endüstrinin üretim ve maliyet problemine dönüşebiliyor.


5. Otomotiv

Otomotiv sektörü savaşın etkisini beş ayrı kanaldan hissediyor: enerji, petrokimya,metaller, lojistik ve finansman. Enerji ve hammadde fiyatlarındaki artış üretim maliyetini yükseltirken, petrokimyasal ürünler ve metallerdeki fiyathareketleri parça maliyetlerine, lojistikteki bozulma ise taşıma ve tedarik sürelerine yansıyor. Enflasyonist baskı nedeniyle faizlerin yüksek kalması tüketici kredilerini pahalılaştırarak talebi de baskılıyor. Etki bir süre sonra başka bir kapıdan sigorta sektörüne geri dönüyor: araç ve yedek parçafiyatları, servis işçiliği ve onarım süreleri arttıkça ortalama hasar maliyeti(claim severity) yükseliyor ve kaskoda ihtiyaç duyulan teknik fiyatlama da değişiyor. Dolayısıyla Ortadoğu’daki savaş, birkaç ay sonra Türkiye’de ortalama kasko hasar maliyetinin içinde karşımıza çıkabilir.

6. Sağlık ve Medikal Teknoloji

Helyumdan başladık ama sağlık sektöründeki etki orada bitmiyor. İlaç kimyasalları, plastik medikal ürünler, ambalaj, soğuk zincir (cold chain), havakargo, enerji ve döviz maliyetleri aynı anda sağlık hizmetlerinin toplam maliyetine giriyor. Küresel tedarik zincirindeki bozulma bu girdilerden birkaçını birlikte etkilediğinde, Türkiye’de zaten yüksek medikal enflasyonla mücadele eden sağlık sigortacıları açısından ilave bir ortalama hasar maliyeti(claim severity) baskısı yaratabilir. Dolayısıyla Ortadoğu’daki bir savaşın ekonomik etkisi, hiç beklenmedik bir kanaldan Türkiye’de sağlık sigortasının teknik fiyat masasına kadar ulaşabilir.

7. Teknoloji ve Semiconductor (Yarı iletkenler)

Teknoloji ve yarı iletken sektörü de helyum, özel gazlar, petrokimyasal girdiler, hava kargo ve enerjiye bağımlı son derece hassas bir tedarik zincirine sahip. Üstelik yarı iletken fabrikaları milyarlarca dolarlık yatırımlarla kurulan, olağanüstü sermaye yoğun tesisler. Üretim için kritik girdilerden yalnızca birinin zamanında ulaşmaması, fabrikanın kendisinde hiçbir fiziksel hasar olmadığı halde üretimin yavaşlamasına veya tamamen durmasına neden olabilir. Sigorta açısından benim en fazla ilgimi çeken alanlardan biri de tam burada ortayaçıkıyor: Tesiste hasar yok ama ciddi bir ekonomik zarar var.

8. İnşaat ve Altyapı

İnşaat ve altyapı sektöründe asfaltın temel hammaddesi olan bitüm, plastik boru, kablo, alüminyum, çelik ve petrokimyasal ürünlerin yanı sıra enerji, ağır iş makinelerinin yakıtı ve finansman maliyetlerindeki artış aynı anda proje bütçelerine yansıyabilir. Bu girdilerden birkaçının birlikte pahalanması özellikle büyük ve uzun süreli projelerde ciddi maliyet aşımlarına yol açabilir.Sigorta açısından sorun maliyet artışı ile sınırlı değil; CAR/EAR sigortacısının fiziksel hasar riski aynı kalsa bile başlangıçta belirlenen sigorta bedelinin yetersiz kalması, yeniden yapım ve yerine koyma maliyetlerinin yükselmesi ve tedarik sorunları nedeniyle proje süresinin uzaması riski değiştirebilir. Yani savaş projenin başına doğrudan bir şey gelmeden de hem proje ekonomisini hem de sigortacının taşıdığı riskin büyüklüğünü değiştirebilir.

9.Yenilenebilir Enerji

Savaşın ironilerinden biri de yenilenebilir enerji tarafında ortaya çıkıyor. Bir taraftan yükselen petrol ve doğal gaz fiyatları enerji güvenliği arayışını güçlendirerek yenilenebilir enerji yatırımlarını stratejik olarak daha cazip hale getiriyor. Gelin görün ki bu projelerin kendileri de alüminyum, bakır, petrokimyasal ürünler, deniz taşımacılığı, transformatörler, yarı iletkenler ve batarya hammaddeleri gibi küresel tedarik zincirlerine bağımlı. Dolayısıyla savaş, fosil yakıtlara bağımlılığı azaltma isteğini ve enerji dönüşümünü hızlandırırken aynı anda güneş, rüzgâr ve diğer yenilenebilir enerji projelerinin yatırım ve inşaat maliyetlerini de yükseltebilir. Kısacası enerji dönüşümünün stratejik değeri artarken, dönüşümün kendisi daha pahalı hale gelebilir.

10. Finans

Finans sektöründe etki biraz daha dolaylı ama zincir çok net: petrol fiyatındaki artış enflasyonu besliyor, enflasyon faiz indirim beklentilerini zayıflatıyor ve tahvil getirileri ile şirketlerin finansman maliyetleriniyukarı taşıyor. İşletme sermayesi ihtiyacı büyürken şirket marjları daralıyor ve temerrüt olasılığı artıyor. İşte bu noktada savaşın etkisi Ticari Alacak Sigortasına ulaşıyor. Allianz Trade’in tahminlerine göre savaş, 2026–2027 döneminde şirket iflaslarını baz senaryonun üzerine çıkarabilir; çünkü boru hattına yapılan bir İHA saldırısı petrol ve navlun fiyatlarını, ardından enflasyonu ve finansman maliyetlerini yükselterek şirketlerin ödeme gücünü zayıflatabilir ve böylece bugünün denizdeki savaş problemi yarının ticari alacak sigortası problemine dönüşebilir.

Sigortacılıktaki gerçek kümül bazen tam da böyle, ilk bakışta birbirinden uzak görünen risklerin aynı olayın etrafında birbirine bağlanmasıyla oluşuyor.


Çin, Avrupa, Körfez, CIS ve Türkiye: Aynı Savaş, Farklı Sonuçlar

Çin, Körfez petrolünün en önemli alıcılarından biri olduğu için enerji arzı ve navlun açısından kaybeden tarafta. Yüksek petrol ve LNG fiyatı Çin sanayisinin üretim maliyetini artırıyor. Petrokimyadaki feedstock problemi de özellikle Asya üreticilerini etkiliyor. Bununla birlikte Çin’in büyük stratejik stokları, Rusya ve diğer üreticilerden çeşitlendirilmiş alımları ve İran’la ticari ilişkileri önemli bir tampon. İlginç biçimde uzun süren kriz Çin’in “eenerji güvenliği” politikasını, elektrikli araç yatırımlarını ve alternatif kaynak stratejisini daha da hızlandırabilir.

Avrupa için sorun tekrar enerji enflasyonu. Rus gazına bağımlılığı azaltmak için çok büyük bir dönüşüm gerçekleştiren Avrupa şimdi Körfez LNG’si ve deniz taşımacılığı riskinin yükseldiği başka bir jeopolitik problemle karşı karşıya. Enerji fiyatı artışı Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) faiz politikasını bile etkiliyor. Reuters’ın 10 Eylül piyasa değerlendirmesinde Avrupa doğal gaz fiyatlarının üç yıllık zirveye çıktığı ve enerji kaynaklı enflasyon baskısının para politikasına geri döndüğü görülüyor. Avrupa jet fuel ve petrokimya girdileri açısından da hassas.

Körfez ülkelerinde tablo paradoksal. Petrol fiyatının yükselmesi teorik olarak gelir açısından pozitif.Fakat petrolü dünya piyasasına çıkaramıyorsanız fiyatın yüksek olmuş ne fark eder! Suudi Arabistan için Petroline’ın vurulması bunun tam örneği. Katar için LNG ve helyum ihracat rotaları kritik. BAE, Fujairah bağlantısı nedeniyle Hürmüz bypass kapasitesine sahip olduğu için görece avantajlı ama o da sınırsız değil. Dolayısıyla Körfez de fiyat kazancı ile hacim/rota (volume/route) kaybı aynı anda yaşanıyor.

CIS dünyası da tek tip değil. Kazakistan ve Azerbaycan gibi üreticilerin Körfez dışındaki petrol arzı stratejik değer kazanıyor. Azerbaycan petrolünün BTC üzerinden Ceyhan’a çıkması özellikle önemli. Ama Kazak petrolünün önemli bölümünün CPC sistemiyle Karadeniz’e ulaşması,onu Rusya–Ukrayna savaşının risklerine maruz bırakıyor. Rusya ise teorik olarak yüksek petrol fiyatından faydalanabilir; fakat yaptırım, gölge filo, sigorta kısıtlamaları, rafinerilere yönelik saldırılar ve Karadeniz’deki riskler bunu sınırlıyor. Nitekim Rusya’nın kendi reasürans şirketine yeni sermaye koyması tam olarak bu risk baskısını gösteriyor.


Türkiye ise ekonomik olarak kısa vadede net kaybedenler arasında. Enerji ithalatçısıyız. Petrol fiyatındaki kalıcı artış cari açık,akaryakıt, ulaşım, sanayi maliyetleri, tarım ve enflasyon üzerinden bize geliyor. Ama aynı zamanda enerji coğrafyası açısından önemimiz artıyor. Hürmüz ve Kızıldeniz aynı anda riskli hale geldikçe Doğu Akdeniz’e Hürmüz’den geçmeden ulaşabilen enerji koridorları başka bir stratejik değer kazanıyor. BTC, Kerkuk–Ceyhan ve Ceyhan terminal sistemi daha önemli hale geliyor. Yani Türkiye savaşın fiyat etkisinden zarar görürken transit enerji coğrafyası olarak önem kazanabilir.


Peki Bu İşten Kim Kazanıyor?

Bu soruyu sormaktan kaçınmamak gerekiyor ama doğru biçimde sormak şart. Kazananı göstermek, faili göstermek değildir. Bu ayrımı yapmadığımızda ekonomik analiz kolayca komplo teorisine dönüşebilir. Ancak büyük bir arz şoku yaşanıyorsa, bunun kaybedenleri olduğu kadar kazananları da olacaktır.

Bunların başında Hürmüz’e bağımlı olmayan petrol üreticileri geliyor. ABD, Kanada, Brezilya, Guyana, Norveç ve bazı Batı Afrika üreticileri petrol fiyatlarındaki yükselişten faydalanırken,ürettikleri petrolü savaş bölgesinden veya Hürmüz Boğazı’ndan geçirmek zorunda olmamanın da avantajını taşıyor. Petrolün varil fiyatı örneğin 70 dolardan100 dolara yükselirken ürünü daha düşük rota riskiyle dünya pazarına ulaştırabiliyorsanız iki ayrı avantajınız oluşur: daha yüksek satış fiyatı ve daha düşük jeopolitik taşıma riski. Böyle bir “Hürmüz’e bağımlı olmayan petrol” arz güvenliğinin kendisi ekonomik bir değer kazanır.


Daha az görünür kazananlardan biri ABD petrokimya sektörü olabilir. Asya ve Körfez üreticileri nafta ve LPG tedarikindeki sıkıntılarla karşılaşırken, etan bazlı üretimin yaygın olduğu Kuzey Amerika petrokimya sektörü bazı ürünlerde maliyet ve tedarik avantajı elde edebilir.


Bir başka göreli kazanan ise alternatif enerji koridorları ve altyapıları. Bakü–Tiflis–Ceyhan (BTC) boru hattı, Ceyhan enerji terminali, BAE’nin Fujairah bağlantısı, alternatif boru hattı projeleri,LNG terminalleri ve depolama kapasitesi kriz öncesinde yalnızca enerji altyapısının parçaları olarak görülürken, ana güzergâhların aksadığı bir dünyada stratejik varlıklara dönüşüyor. Normal zamanlarda “fazla kapasite” gibi görünen bir boru hattı, terminal veya depolama tesisi kriz sırasında ülkenin enerji güvenliğinin sigortası haline gelebiliyor. Bu nedenle savaşın ilginç kazananlarından biri aslında yedeklilik (redundancy): alternatif rota, alternatif terminal, alternatif tedarikçi ve gerektiğinde devreye sokulabilecek yedek kapasite.


Denizcilikte ise “shipping kazanıyor” demek fazla genelleyici olur; bazı tanker sahipleri kazanabilir. Doğru bölgede,doğru tonaja sahip olan ve savaş bölgesine doğrudan girmeden alternatif petrol akışlarını taşıyabilen tanker sahipleri yükselen navlunlardan ciddi gelir elde edebilir. Üstelik rotaların uzaması aynı miktardaki yükün taşınması için gemilerin daha uzun süre meşgul olması anlamına geldiğinden, piyasadaki efektif tanker kapasitesini azaltarak navlunları daha da yukarı çekebilir. Buna karşılık savaş bölgesine giren bir gemi için mürettebat riski, savaş riski ekprimi (War Additional Premium – War AP), gecikme, bekleme ve geminin alıkonması maliyetleri aynı anda artıyor. Dolayısıyla savaşın denizcilikte yarattığı ekonomik sonuç bir armatör için yüksek navlun fırsat yaratırken, bir başkası için aynı savaş kabul edilemez bir risk anlamına gelebiliyor.


Aslında bütün bu örneklerin ortak noktası aynı: savaşın ekonomik kazananları çoğu zaman savaşa en yakın olanlar değil, alternatif sunabilenler oluyor. Alternatif petrol kaynağı, alternatif enerji koridoru, alternatif hammadde, alternatif gemi kapasitesi veya alternatif lojistik rota… Jeopolitik risk büyüdükçe yalnız ürünün değil, o ürünü güvenli ve kesintisiz biçimde ulaştırabilme kabiliyetinin de fiyatı yükseliyor.


Ama alternatifler listesinin içinde henüz yeterince konuşmadığımız çok önemli bir tanesi daha var: sigorta ve reasürans kapasitesi.


Çünkü petrolü başka bir boru hattından geçirebilir, gemiyi başka bir rotaya yönlendirebilir, hammaddenizi başka bir ülkeden satın alabilirsiniz. Peki bütün bu riskleri taşıyacak sigorta kapasitesini bulamazsanız ne olacak?


Üstelik mesele yalnız Petroline’ın, geminin veya yükün fiziksel hasarını kimin ödeyeceği de değil. Savaşın yarattığı ekonomik zarar çoktan boru hattının dışına çıktı. Navluna, havacılığa, tarıma, otomotive, sağlığa, teknolojiye, finansmana kadar ulaştı. Bu kayıpların önemli bir bölümünde ise ortada sigortacıların alışık olduğu anlamda bir fiziksel hasar bile yok.

Hasar yok. Zarar var.


ikinci yazıda hikâyeye tam buradan, sigorta ve reasürans piyasasının tarafından devam edeceğim.


Monte Carlo’da daha geçen hafta sermayenin bolluğu, artan kapasite ve gevşeyen fiyatlar konuşuluyordu. Şimdi aynı piyasanın önünde başka sorular var: Bu kadar bağlantılı ve jeopolitik riski kim taşıyacak? Hangi şartlarla? Hangi fiyatla? Ve fiziksel olarak hasar görmeyen ama ekonomik olarak zarar gören dünyayı nasıl sigortalayacağız?

Savaş bitmiyor, bitmiyor…

Off.


Devamı: Savaşın Sigortalanan ve Sigortalanmayan Faturası-2 yazı 20 Eylül 2026 Pazar günü Blogda



Haber bağlantıları ve diğer kaynaklar


Yorumlar


bottom of page